Hava Durumu

İz Bırakanlar - Ali VAROL

Halk Kütüphanesi Müdürü Hidayet Oktay'ın, ilçe kültür sanatına yön veren değerleri ele aldığı "İz Bırakanlar" köşesinde bugünün konuğu Ali Varol...

Haber Giriş Tarihi: 07.11.2022 09:40
Haber Güncellenme Tarihi: 05.09.2023 12:59
Kaynak: Haber Merkezi
https://www.nehir.net/
İz Bırakanlar - Ali VAROL

Ali VAROL

İnsanlar doğdukları yeri seçemezler. Yazarımız Ali VAROL da ilçemizin en zorlu coğrafyacından birsinde dünyaya gelmiştir. Kim bilir belki de bu zorluk onun doğuştan kazancıydı. Çinlilerin güzel bir sözü vardır ‘Çaresizlikler çare doğurur’ diye işte yazarımızda doğmuş olduğu zor coğrafyanın etkisi ile bu zorluğu kendi çaresi olarak düşünmüş ve köyünden uzaklara giderek eğitimi yaşantısına başlamıştır. Kader insanları öylesine yoğurur ki buna kişinin kendisi de şaşar. Yıllar önce terk edip gittiği topraklara yıllar sonra heybesinde birçok yetenekle dönen yazarımız köyünün çocuklarını gençlerini okutmuş onları ülkemizin aydınlık bireyleri olarak yetiştirmiştir.

Bu arada yazmaya olan düşkünlüğü ile kendisine sorun belleği konuları kendi üslubunca hikâyesiymiş romanlaştırmıştır. Ali Öğretmenim, kalemi, fırçası, sazı ile köy aydını olarak Ahmetlerin ilçemizin doğudaki aydınlık köylerinden birisi olmasında önemli kilometre taşlarından birisidir. Her şey için teşekkürler saygıdeğer öğretmenim.

H. O.: Ali Varol kimdir?
A. V.: Manavgat Ahmetler köyünde doğmuş, orada büyümüşüm. İlkokulu köyde okudum. Çocukluğumda aileme yardım ederken çift ve harman sürdüm. Koyun, keçi çobanlığı yaptım. Kışın köyde, yazın yaylada yaşardık. Köy yaşamını, yörük kültürünü iyi tanıdım. İlkokuldan çıktıktan sonra aileme yardım etmek zorundaydım, okula gidemedim. Yıllar sonra okuma sevdası baskın geldi, köyden kaçıp kendi çabalarımla öğretmen okuluna yazıldım. Okulu birincilikle bitirdim. Yazı yazmaya okul yıllarında başladım.

Yazılarımda, resimlerimde bu çocukluk yıllarımın kokusu, izi vardır.

Yurdun çeşitli yerlerinde ve yurt dışında öğretmen olarak çalıştım. Şimdi emekli oldum ama öğrencilik, öğrenme devam ediyor. Köyde arıcılık ve bahçe işleri ile uğraşıyorum. Yazı yazma, resim yapma ve yürüyüşlere de zaman ayırıyorum.

H.O: Ne tarz kitaplar yazıyorsunuz? Yayınlanmış eserleriniz hangileridir?
A. V.: Anadolu’ya ilk gelen Türkler, hayvan besleyen Türkmenlerdir. Hayvan besleyen, yaylak – kışlak hayatı yaşayan Türkmenlere yörük denir. Manavgat’ın dağlık yerlerinde yaşayan köylülerin çoğu da Yörüklerdir. Ancak günümüz koşullarında yörük olarak yaşamak zorlaştı. Bu yaşam tarzı ve kültürü yok olmakla karşı karşıya. Ben bir yörük çocuğuyum. Yaylada kara çadır içinde doğmuşum. Yörük yaşamının içinden gelirim. Yörük kültürünü iyi tanırım. Türk edebiyatında Yörükleri ve kültürünü tanıtan roman öykü yok denecek kadar az. Oysa yörük kültürü Türk Ulusunun mayasıdır. Farklı kültürleri bir arada tutan tutkaldır. Ayrımcılık, bölücülük zehirlerine karşı panzehirdir. Yurdumuzda kötü emelleri olan yabancılara karşı koruyucu kaledir. Bunları gören Atatürk: “Arkadaşlar! Gidip, Toros Dağları'na bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.” demiştir. Bu nedenle yörük kültürünü önemsiyorum. Yörüklerin yaşayışını, yörük kültürünü anlatan, tanıtan romanlar, öyküler yazmaya çalışıyorum. Yayınlanmaya hazır eserlerim: Okuma Sevdası - roman, Isırgan Otu - roman, HES Belası – roman, Seferberlik Hikâyeleri – öyküler, Bacasız Fabrika – öyküler, Ezber Bozmak – öyküler, Akıl Çağı – düşsel (fantastik) öyküler, Yörükler Yaylası – öyküler, Bombus Arısı Üretimi – gözlem, inceleme. Yayınlanmış eser: Ali’nin Türkü Defteri - öyküler

H.O: Ali Varol için Manavgat ne anlatmaktadır?
A.V.: “İnsan doğduğu yerde değil, doyduğu yerde yaşar” demişler. Doğru, ama eksik. Yurt dışında kaldığım sürelerde oralara alışamamıştık. Akdeniz ikliminin güneşini arıyorduk. Geri dönüşümüzün en önemli etkeni bu olsa gerekti. Doymak bazen yetmiyor. İnsan güneşi, doğası, tarihi, insanları güzel olan bir yerde büyümüşse orasını arar. Biliyoruz ki, Manavgat böyle güzel bir vatan köşesi. Değerini bilelim. Gelişmesi, daha iyiyi yakalaması için el ele verelim.

H.O: Ali Varol niçin yazar? Yazmanızın gerekçesi nedir?
A. V.: Sanırsam yazmak için önemli nedenlerden biri de öldükten sonra da yaşama isteğidir. Biliyoruz ki sanatçılar eserleriyle öldükten sonra da gönüllerde yaşamaktadır.

Benim gerekçeme gelince: Ali Varol iyi bir okur olduğu için yazıyor. Bir romanı, öyküyü ya da bilimsel bir eseri özümseyerek okurum. Romandaki olayların içine girmeye çalışırım. Olayların içine girince kendi yaşadıklarım ile romanda geçen olaylar arasında ilişki, bağ kurulur. “Bu olaya benzer olaylar bizim çevremizde de yaşanıyor. Bu karaktere benzer kişiler tanıdıklarım arasında da var. Öyleyse bu olaylardan, bu kişilerden ben de bir öykü ya da roman yazabilirim” diye düşündüğüm olur. Yani okuduklarımdan esinlenirim. Okurken yanı başımdan eksik etmediğim kâğıt ya da deftere not alırım. Okuma ile yazma iç içe geçer. Okumaya ara verilir, yazmaya devam edilir.

Her zaman böyle olmaz tabi ki. Şair der ki: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.” Orman ile, doğa ile iç içe olmak zorundayız. Doğada dengeyi bozarsak zararın ucu bizi de bulur. İnsanlarla; iyisiyle kötüsüyle beraber yaşıyoruz. Sorunlarımız oluyor, çözüm yolları arıyoruz. Bu sorunlardan bazılarını öykü ve romanlarımda irdelemeye gayret ediyorum. Kaybolmakla karşı karşıya olan yörük kültüründen kesitler vermeye çalışıyorum. “Suya sabuna dokunan öyküler” yazmayı deniyorum. Çözüm yollarını okuyucuya bırakıyorum. Söz gelimi Isırgan Otu romanımı neden yazdığımı şöyle anlatmışım:

Nezle, grip bulaşıcı hastalıklardır. Önlem alınmazsa hasta olanın yakınlarına da bulaşır. Herkese bulaşınca toplumsal bir salgın haline gelir. Toplumların benzer şekilde bulaşıcı davranış hastalıkları da vardır. Günümüzde az kullanılan ama yakın geçmişte çokça duyduğumuz bazı atasözlerini(!) anımsayalım:

Üzümünü ye, bağını sorma.
Bal tutan parmağını yalar.
Gelen ağam, giden paşam.
Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez.
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.
Devlet malı deniz, yemeyen domuz.
İşini bilen arabasını dağdan aşırır, işini bilmeyen düz yolda şaşırır.
Gemisini yürütene kaptan derler.
Atı alan Üsküdar’ı geçti.
Birkaç atasözü(!) de siz ekleyin.

Çocukluğumda buna benzeyen sözleri çok duyardık. Bazı insanlarımız düşünmeden bu sözlerin doğruluğuna inanırdı. Bu sözlere uygun davrananlar vardı. En azından böyle davrananlara hoşgörü ile bakılırdı. Çocukluğumda böylesi bir geçiş dönemi yaşamıştık. Bu romanda böyle bir geçiş döneminde yaşanan olaylar anlatılır. Çocukların hırsızlık yapmaya neden ve nasıl özendiği sorgulanır. Toplumlarda yaşanan değişimlerden kısa bir kesit verilir. Dönemler geçer gider, değişir; anılar kalır. Nefes keserek bir solukta okunacak ilginç anılar…

H.O: Ali Varol için edebiyat nedir. Edebiyatsız bir dünyada yaşamak ister miydi?
A.V.: Edebiyat bir sanattır. “Sanatsız kalan bir milletlerin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” Edebiyat, tiyatro, müzik, spor, resim gibi sanatsal etkinlikler günümüzde yaşamın bir parçasıdır. Sanatsız bir yaşam tuzsuz yemek gibi tatsız olsa gerek.

H.O: Ali Varol açısından edebiyatın amiral gemisi nedir. (Şiir, roman, tiyatro, deneme gibi) açıklar mısınız?
A. V.: Eskilerden kalan edebi eser diyebileceğimiz efsanelerin, destanların çoğu şiir şeklinde olduğu için yazılmadan bile günümüze gelebilmiş (Manas Destanı). Ama bu gün için bana göre deneme, tiyatro, şiir ırmak gibiyse roman göl ya da deniz gibidir.

H.O: Ali Varol eserlerini üretirken nasıl bir yol izlemektedir? Günün hangi saatlerinde yazar? Günde kaç sayfa yazar?
A.V.: Yazma eylemi konuya odaklanma, yoğunlaşma ile verimli oluyor. Konuya yoğunlaşma ise ancak sessizlik, sakinlik içinde olası. Akşam, tv. gürültüsü duyulmayan sakin bir oda benim yazmam için uygundur. Gündüz gelen giden olması odaklanmayı, yoğunlaşmayı azaltıyor. Çat kapı biri gelirse dikkat dağılıyor. Akılda olanlar uçup gidiyor. Ortam uygunsa gündüz birkaç kere ikişer saat, gece ise üç beş saat yazılabiliyor. Aklıma yeni bir şey gelince her zaman, her yerde not alıyorum. Hatta gece uyku arasında bile. Bu iş için kâğıt, kalem kadar telefonların ses kayıtları da işe yarıyor.

H. O: Bilim dünyası insanların yazması için en uygun zamanın sabah saat 10.00 ila 12.00 arası olarak belirlenmiş siz bu konuda ne dersiniz?
A. V.: Köylerde söylenen bir tekerleme var: “Deh demeden yürüyen at, Gözünün içine bakan evlat, Birde hayırlı çıktı mı avrat, Düğünü nideceksin; gir oyna, çık oyna...! Ha babam ha yürümezse at, Bir kaşık su vermezse evlat, Birde hayırsız çıktı mı avrat, Ölüyü nideceksin; gir ağla, çık ağla!” Sessiz, sakin, ortam olursa, insan kendi ile baş başa kalabilirse her zaman yazılır. Böyle bir ortamı ancak akşamdan sonra, ortalıktan el ayak çekilince, gecenin sessizliğinde bulabiliyorum.

H.O: Bir kitap yazmak hem bir meslek, hem de bir hobidir, yani hem bir iş hem de bir tutkudur. Ne dersiniz? Yazmaya nasıl başladınız?
A. V.: İnsanın içinden bir duygu “Bunu yazman gerek!” diye dürterse sen onu yazmadan rahat edemezsin. Günlük işler arasında zaman bulup onu yazmak zorundasın. Yazınca rahatlarsın; o yazdığından oyun oymamış gibi mutluluk duyarsın, doyum sağlarsın. Doyum sağlarsan tekrar yazarsın ve bu alışkanlık haline gelir, tutku haline gelir. Yaşam biçimi olur. Yalnız bu işler aceleye gelmiyor. Zaman ve emek istiyor. Disiplinli çalışma gerektiriyor. Benim okuma ve buna bağlı olarak yazma alışkanlığım şöyle oluştu. İlkokuldayken ders kitabı dışında kitap bulamazdık. Ortaokulda öykü ve roman kitaplarıyla tanıştım. Yatılı okulda okudum. Okulumuzun zengin bir kitaplığı vardı. Ders dışı zamanlarda devamlı kitaplıkta olurdum. Lise yıllarında okuduklarımdan etkilenmeye, esinlenmeye başlamıştım. Romanlardaki farklı karakterlere benzer kişileri çevremde görüyordum. Köyde dinlediğim bazı farklı olayların yazılsa roman olacağını düşünmeye ve not almaya başlamıştım. Roman denemeleri bir sürü defter doldurmuştu. Hatta Öğretmen okulunu bitirdiğim sene dosya kâğıdına el yazısı ile yazdığım iki roman denemesi dosya olarak durmaktadır. Bu eski defter ve dosyalar güncellenip yeni romanlar yazılmasını bekliyor.

Öğretmenliğim sırasında ara verdiğim yazma alışkanlığım emekli olunca yeniden başladı. Doğal ki okuma alışkanlığım da eski yoğunluğuna geldi. İnce Memed romanını önceden okuduğum halde yeniden okudum. Hızımı alamayıp öteki üç cildi de okudum. Yalnız bu kez zevk için değil; nasıl yazmış, neden böyle yazmış; inceleyerek, irdeleyerek okuyordum. Eleştirel okuma, böyle bir şey olsa gerek. Aynı bakış açısından Orhan Kemal, Kemal Tahir, Fakir Baykurt gibi yerli yazar; Tolstoy, Dostoyevski, Aytmatov, Steinbeck gibi yabancı yazar eserlerine de göz attım. Fareler ve İnsanları okurken oradaki saf karaktere benzeyen, yakınlarımızda tanıdığım Homalı Deli Ali, Gençlerli Hasan gibi kişilikler olduğunu fark ettim. Aytmatov’un “Gün olur asra bedel” romanındaki Yedigey, İbrahim Emmi ile aynı hamurdan yoğrulmuştu. İkisi de “durumdan vazife çıkaran” kişiliklere sahipti. Kitapları okurken Çevremde yaşanan olaylarla benzerlik görüyor, kahramanlarla bazı tanıdıklarımı özdeşleştiriyordum. Kitap okurken yanımda defter kalem hazır oluyordu. Yazmaya başlamıştım gene. Okuduklarım esin kaynağı oluyor, yaşadıklarımı, gördüklerimi, duyduklarımı, düşündüklerimi ilkin deftere, sonra bilgisayara aktarıyordum. Eflatun’un Devlet eserindeki anlatım tarzının etkisinde kaldım bir süre. Sorulu cevaplı kısa cümlelerle anlatmak hoşuma gitti.

H. O: Ali Varol, sizce kitap yazmak mı zor yoksa o kitabı düzeltmek mi? Bir de düzeltmenin sonu var mı? Edebiyat dünyası, hızlı yaz yavaş düzenle ilkesine sahiptir siz nasıl yazıyorsunuz?
A.V.: Bir söz var: “Ne yazdığın değil nasıl yazdığın önemlidir.” Tanınmış yazarlardan bazılarının nasıl yazdığını araştırıp inceledim. Bazıları romanı yazdıktan sonra okuyor, beğenmiyor, çöpe atıyor; yeniden yazıyor. Bazıları uzun süre ön araştırma, not alma, hazırlık döneminden sonra yazıyor. Bir süre bakmıyor, dinlenmeye, mayalanmaya bırakıyor. Birkaç ay sonra okuyor; kılçıklarını ayıklıyor, fazlalıkları çıkarıp atıyor, yeniden eklemeler yapıyor. Tekrar ara veriyor, tekrar gözden geçiriyor... Kalburdan, elekten hatta imbikten geçirenler var. Bir yazı imbikten geçerse onda kötü tortu kalmaz sanırsam. Ancak bu süreç bazen seneleri alıyor. Noktalama işin uzmanı tarafından düzeltilir. Ama içerik yani nasıl yazıldığı, üslup yazara ait kalıyor. Eserin değeri de buradan geliyor. Ben de bu şekilde yazmaya çalışıyorum. “Müşkülpesent” birisiyim. Zor beğenen bir yapım var. Aceleye getirmek istemiyorum.

İlk öykü kitabımın içinde Yörükleri anlatan öyküler çoğunlukta. Ama düşsel öyküler, seferberlik öyküleri, çocuk öyküleri de var. Yani değişik öykülerden oluşan bir güldeste. Oysa yörük öyküleri, seferberlik öyküleri, düşsel öyküler, çocuk öyküleri birer deste yapılıp ayrı kitaplarda toplanabilirdi. Şimdi bunu yapıyorum. Basımı bu nedenden dolayı gecikiyor. Düzeltmenin sonu yok. Aziz Nesin çok basılan eserlerini her basımdan önce güncellediğini yazar.

H.O: Ali Varol, sizi etkileyen Türk ve Dünya yazınındaki önemli kalemler kimlerdir. Neden? Bir de Türk edebiyat tarihindeki en önemli romancı ile şair kimdir. Neden?
A.V.: Yaşar Kemal roman yazımında kendine özgü, şiirsel bir anlatım tarzı geliştirmiştir. Bana göre diğer romancılarımızın tarzları üç aşağı, beş yukarı birbirlerine yakındır. Onunki farklıdır. Aziz Nesin Türk Mizahını dünyaya tanıtan ustadır, önemsiyorum. Türk şiiri deyince, dünyanın da tanıdığı Nazım Hikmet aklıma gelir. Dünya edebiyatı... Hangi birini söylemeli? Cengiz Aytmatov, Tolstoy, John Steinbeck, Victor Hugo, Emile Zola,..

H.O: Ali Varol, bir edebiyatçıyı güzellik mi tetikler yoksa çaresizlik mi? Bir roman güzel bir göl kenarında mı yazılır yoksa çaresizlik içinde mi?
A. V.: Göreceli bir soru. Sana göre öyle, bana göre böyle. Ama tanınmış eserlere bakarsak, çoğu bir sorunu anlatır. Güzellikler içinde olanın sorunu az olmalı. Çaresizlik içinde olanın söylenecek, yazılacak sözü çok olur. Ben rahat içinde okuluma gidip okusaydım belki de yazacak bir sorun, bir konu bulamazdım. Okumak için evden kaçtığım, çocuk yaşımda pamuk sulama işlerini yaptığım için yazacak bir sorunum vardı. Kazma kürekle çalışırken avuçlarımın kabarıp kanadığını işverene göstermeyişimi unutmam. İçtenlikle anlatacağım bir sorun, bir sıkıntı bir konu vardı. Böylece “Okuma Sevdası” romanı yazıldı. Roman yazılınca sorunlarımı paylaşmış oldum. Sıkıntım azaldı, rahatladım.

H.O:, Size Eğitimci Ali VAROL mu yoksa yazar / Şair / ressam Ali VAROL mu denmesini istersiniz? Neden?
A. V.: Çevremde Ali Öğretmen olarak tanınırım. Eserlerim basılınca yazar olup olmadığıma okurlarım karar verecek. Şimdilik aday sayılırım. 8 kez kişisel resim sergisi açtım. 10 kez daha sergi açarsam ressam olup olmadığım belli olur. Şimdilik bana eğitimci olmanın onuru yeter.

H.O: Kitaplarınız için ülke okurlarına ne söylemek istersiniz. Ayrıca Manavgat okurlarına özel bir mesajınız var mı?
A. V.: Roman ve öykülerimde ağırlıklı olarak Manavgat yöresindeki köy hayatını, yörük kültürünü gerçekçi bir biçimde yansıtmaya çalışıyorum. Yazılarımda olabildiğince yabancı sözcük kullanmaktan kaçınıyorum. “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” Atatürk’ün bu sözü bana yol gösteriyor. Olayları ve yöreyi anlatırken gerçekçi olmaya çalıştım. Abartıya kaçmadım. Anlatılanlar genelde yaşanmış olaylardır. Ancak olaylara eğitimci, sanatçı duyarlılığı açısından bakıldı, yeniden kurgulandı. Yöresel özelliklerimiz anlatılırken evrensel doğrular ve güzelliklerin de izi sürüldü. Yöremizi, insanlarımızı tanıyalım, sevelim. Yöremizin gelişmesi, olumlu yönde değişimi için bilinçli çaba gösterelim, çok okuyalım.

H.O: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
A. V.: Rönasansı hatırlayalım. Sanatçılar, yazarlar insanların uyanmasını tetiklemeseydi Avrupa o değişimi, o gelişmeleri yakalayabilir miydi? Sanatçılar, yazarlar toplumların bir ileri seviyeye atlamasını sağlayan uyarıcılar, tetikleyicilerdir. Sanata önem verelim; yazarlarımızı tanıyalım, tanıtalım. “İz Bırakanlar” yazı dizisi bu alanda atılmış gerekli bir adım, güzel bir örnektir. Manavgat özelinde daha yeni etkinlikler göreceğimizi umuyorum. Yazı dizisini hazırlayan Hidayet Oktay’a da tanıtımı okurlarla buluşturan Nehir Gazetesi yetkililerine de içten teşekkürler.

H.O: Aşağıdaki isimler size neyi çağrıştırmaktadırlar?
Orhan Veli: “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.” Attila İlhan: “Ben sana mecburum.”
Nihal Atsız: Bozkurtların Ölümü
Necip Fazıl: İslamcı şair
Cengiz Aytmatov: Gün olur asra bedel – Yedigey, Al yazmalım
Yaşar Kemal: İnce Memed
Reşat Nuri: Çalıkuşu
Orhan Pamuk: Benim Adım Kırmızı
Shakespeare: “Olmak ya da olmamak, bütün mesele bu.”
Dostoyevski: Karamazov Kardeşler
Dünya klasikleri: Çok. Ayrım yapmak istemem.
Türk klasikleri: Çok. Ayrım yapmak istemem.
Orhun Yazıtları: Orta Asya’da dikili taşlar üzerine yazılmış Türkçe ilk Türk tarihi.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.