Dengeli görünen bir tahtanın aslında ne kadar dengesiz olabileceğini insan önce satrançta değil, hayatta fark eder. Tahtaya bakan herkes ilk bakışta aynı şeyi söyler: “Taraflar eşit, taşlar eşit, kareler eşit.” Bu cümle ne kadar tanıdıksa ne kadar kulağa adil geliyorsa o kadar büyük bir yanılgıyı da içinde taşır. Çünkü o taşlar eşit olsa bile, o taşlara hükmeden zihinler hiçbir zaman eşit değildir. Eşitsizliği doğuran tahta değil, onu oynayan insanın kadim kibri ve suskun düzenidir.
Satranç, insanlığın en tehlikeli yanılsamasını içinde saklar: Adalet yanılsaması… Oyun başlamadan önce kurallar açıktır, herkes tarafından kabul edilmiştir, hamleler bellidir, yasaklar nettir. Tıpkı devletlerin anayasaları, mahkemeleri, ideolojileri ve ekonomik sistemleri gibi… Her şey “ortak ve eşitmiş gibi” görünür. Hatta tahtada siyah ile beyazın bile adını “taraf” koyarız, “sınıf” değil. Çünkü sınıf demek sancıyı kabul etmektir. Taraf demekse masum bir oyunun dili… Satranç bize eşitliği öğretmekle övünür, insanlık ise o eşitliği bozmakla. Hayatın ilk dengesizliği, tıpkı satranç gibi, hamle sırasındadır. Beyaz başlar. Bunu romantik bir gelenek değil, çıplak bir imtiyaz olarak okuyabilen kaç kişi var? Hayatta da bazıları doğduğu anda ilk hamleyi yapmış sayılır. Kimi çocuk doğar doğmaz merkeze yakın bir karede yaşar; fırsat, güven, eğitim ve bağlantılar parlatır yolunu. Kimi ise aynı anda doğar, ama kıyıda bir kareye yazılır kaderi. Biri ilk hamlesini seçerken diğeri ilk engelini seçmek zorunda kalır. Satranç tahtası geometriktir, hayat ise politik.
Taşların yürüyüşü bile sınıfsaldır. At, engellerin üzerinden sıçrar. Fil, en uzun koridorlarda özgürce süzülür. Vezir, sınırsızlığın cüretini taşır. Piyon ise sadece yürür, engel görünce durur, yolu kapalıysa bekler, çoğu zaman vazgeçer, kimi zaman ölür. Tahtanın ön cephesine yazılmış bu mecburiyet, insan toplumlarının soğuk gerçekliğini kopyalar: Herkes aynı oyunda değildir. Bazıları ilerlemeyi deneyim sanır, bazıları ilerlemeyi mucize. Bazıları hata yapabileceğini bilerek yaşar, bazıları hata yaparsa biteceğini bilerek. En trajik olan ise şudur: Sistemi ayakta tutan taşlar, en aşağıdakilerdir. Piyonlar olmadan oyun kurulmaz, ama en kolay gözden çıkarılan da onlardır. Bu, satrançta stratejidir; fakat hayatta zulümdür. Tarih boyunca hiç değişmeyen şey, lüksün tepesinde yaşayanların refahının, görünmeyen bir cephenin sırtında yükselmesidir. Sarayları inşa eden eller, hiçbir zaman o saraylarda oturamadı. Ürünler üreten eller, hiçbir zaman o ürünleri tüketemedi. Çocuklarını büyüten anneler, hiçbir zaman büyüyen dünyaya hükmedemedi. Tahta hep aynı: Güç yukarıya, yük aşağıya.
Satrançtaki denge yalnızca matematiksel bir dengedir; insanî bir denge değildir. Bu yüzden eşitliğe benzeyen şey, gerçekte kontrol edilmiş bir adaletsizliktir. Hiyerarşiyi oyunlaştırdığımız için ona alışırız ve en kötüsü, hiyerarşiyi içselleştiririz. Piyon kendini piyon gibi görür. At kendini ayrıcalıklı sanır. Vezir gücün ebedi olduğuna inanır. Şah ise, hiç hareket etmese bile herkesin onun için öldüğünü unutur. Böylece zulüm, zorbalıkla değil, kabulle büyür. Herkes rolüne razı oldukça, tahta değişmez. “Terfi” dediğimiz tek istisna ise eşitliğin değil, istisnanın kanıtıdır. Bir piyonun ancak tüm ordu tükendikten sonra, tüm bedeller ödendikten sonra, mucizevi bir hatta ulaşarak vezir olması… Bu anlatı, özgürlüğün değil, özgürlüğün ne kadar istisnai olduğunun hikayesidir. Sistemin çürümüşlüğü de burada gizlidir: Bir kişinin mucizesi, milyonların kaderini aklamaz. Oysa insanlık, bu oyundan daha karmaşık, daha vahşi ve daha adaletsizdir. Satrançta kurallar en azından yazılıdır. Hayatta kurallar, gücü elinde tutanların keyfine göre eğilir. Tahtada hakem yoktur, çünkü oyuncular kurala uymak zorundadır. Hayatta ise kural koyan çoğu zaman kendi kuralına bile uymaz. İnsanlığın tahtası dengesizdir, çünkü insanın zihni dengesizdir. Özgürlük isteyenle otoriteyi isteyen aynı bedende yaşar. Adalet talep edenle ayrıcalığı savunan aynı toplumda yürür. Bu yüzden eşitlik hiçbir zaman kendiliğinden gelmez; zorlanmadıkça, sorgulanmadıkça, ısrar edilmedikçe, bedel ödenmedikçe gelmez.
Gerçek soru şudur: Tahta değişebilir mi? Evet. Ama taşlar değişmeden değil. İnsan, rolünü fark ettiğinde ve ona razı olmamayı seçtiğinde, bütün sistemin geometrisi bozulur. Piyon yürümeyi sürdürdüğünde, vezir sınırını gördüğünde, şah hesap vermek zorunda kaldığında, işte ancak o zaman eşitliğe benzeyen değil, gerçekten eşit bir oyun kurulabilir. Aksi hâlde… Tahta aynı kalır, oyuncular değişir ve insanlık, aynı trajediyi yüzyıllar boyunca farklı isimlerle tekrar tekrar seyreder.
Günün Bulmacası
Beyaz oynar, 3 hamlede mat.
(Diamant, Andre-Slipak, Sergio)
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Fatih Öztürk
Eşitsizliğin sessiz geometrisi
Fatih Hoca ile satranç köşesi
Dengeli görünen bir tahtanın aslında ne kadar dengesiz olabileceğini insan önce satrançta değil, hayatta fark eder. Tahtaya bakan herkes ilk bakışta aynı şeyi söyler: “Taraflar eşit, taşlar eşit, kareler eşit.” Bu cümle ne kadar tanıdıksa ne kadar kulağa adil geliyorsa o kadar büyük bir yanılgıyı da içinde taşır. Çünkü o taşlar eşit olsa bile, o taşlara hükmeden zihinler hiçbir zaman eşit değildir. Eşitsizliği doğuran tahta değil, onu oynayan insanın kadim kibri ve suskun düzenidir.
Satranç, insanlığın en tehlikeli yanılsamasını içinde saklar: Adalet yanılsaması… Oyun başlamadan önce kurallar açıktır, herkes tarafından kabul edilmiştir, hamleler bellidir, yasaklar nettir. Tıpkı devletlerin anayasaları, mahkemeleri, ideolojileri ve ekonomik sistemleri gibi… Her şey “ortak ve eşitmiş gibi” görünür. Hatta tahtada siyah ile beyazın bile adını “taraf” koyarız, “sınıf” değil. Çünkü sınıf demek sancıyı kabul etmektir. Taraf demekse masum bir oyunun dili… Satranç bize eşitliği öğretmekle övünür, insanlık ise o eşitliği bozmakla. Hayatın ilk dengesizliği, tıpkı satranç gibi, hamle sırasındadır. Beyaz başlar. Bunu romantik bir gelenek değil, çıplak bir imtiyaz olarak okuyabilen kaç kişi var? Hayatta da bazıları doğduğu anda ilk hamleyi yapmış sayılır. Kimi çocuk doğar doğmaz merkeze yakın bir karede yaşar; fırsat, güven, eğitim ve bağlantılar parlatır yolunu. Kimi ise aynı anda doğar, ama kıyıda bir kareye yazılır kaderi. Biri ilk hamlesini seçerken diğeri ilk engelini seçmek zorunda kalır. Satranç tahtası geometriktir, hayat ise politik.
Taşların yürüyüşü bile sınıfsaldır. At, engellerin üzerinden sıçrar. Fil, en uzun koridorlarda özgürce süzülür. Vezir, sınırsızlığın cüretini taşır. Piyon ise sadece yürür, engel görünce durur, yolu kapalıysa bekler, çoğu zaman vazgeçer, kimi zaman ölür. Tahtanın ön cephesine yazılmış bu mecburiyet, insan toplumlarının soğuk gerçekliğini kopyalar: Herkes aynı oyunda değildir. Bazıları ilerlemeyi deneyim sanır, bazıları ilerlemeyi mucize. Bazıları hata yapabileceğini bilerek yaşar, bazıları hata yaparsa biteceğini bilerek. En trajik olan ise şudur: Sistemi ayakta tutan taşlar, en aşağıdakilerdir. Piyonlar olmadan oyun kurulmaz, ama en kolay gözden çıkarılan da onlardır. Bu, satrançta stratejidir; fakat hayatta zulümdür. Tarih boyunca hiç değişmeyen şey, lüksün tepesinde yaşayanların refahının, görünmeyen bir cephenin sırtında yükselmesidir. Sarayları inşa eden eller, hiçbir zaman o saraylarda oturamadı. Ürünler üreten eller, hiçbir zaman o ürünleri tüketemedi. Çocuklarını büyüten anneler, hiçbir zaman büyüyen dünyaya hükmedemedi. Tahta hep aynı: Güç yukarıya, yük aşağıya.
Satrançtaki denge yalnızca matematiksel bir dengedir; insanî bir denge değildir. Bu yüzden eşitliğe benzeyen şey, gerçekte kontrol edilmiş bir adaletsizliktir. Hiyerarşiyi oyunlaştırdığımız için ona alışırız ve en kötüsü, hiyerarşiyi içselleştiririz. Piyon kendini piyon gibi görür. At kendini ayrıcalıklı sanır. Vezir gücün ebedi olduğuna inanır. Şah ise, hiç hareket etmese bile herkesin onun için öldüğünü unutur. Böylece zulüm, zorbalıkla değil, kabulle büyür. Herkes rolüne razı oldukça, tahta değişmez. “Terfi” dediğimiz tek istisna ise eşitliğin değil, istisnanın kanıtıdır. Bir piyonun ancak tüm ordu tükendikten sonra, tüm bedeller ödendikten sonra, mucizevi bir hatta ulaşarak vezir olması… Bu anlatı, özgürlüğün değil, özgürlüğün ne kadar istisnai olduğunun hikayesidir. Sistemin çürümüşlüğü de burada gizlidir: Bir kişinin mucizesi, milyonların kaderini aklamaz. Oysa insanlık, bu oyundan daha karmaşık, daha vahşi ve daha adaletsizdir. Satrançta kurallar en azından yazılıdır. Hayatta kurallar, gücü elinde tutanların keyfine göre eğilir. Tahtada hakem yoktur, çünkü oyuncular kurala uymak zorundadır. Hayatta ise kural koyan çoğu zaman kendi kuralına bile uymaz. İnsanlığın tahtası dengesizdir, çünkü insanın zihni dengesizdir. Özgürlük isteyenle otoriteyi isteyen aynı bedende yaşar. Adalet talep edenle ayrıcalığı savunan aynı toplumda yürür. Bu yüzden eşitlik hiçbir zaman kendiliğinden gelmez; zorlanmadıkça, sorgulanmadıkça, ısrar edilmedikçe, bedel ödenmedikçe gelmez.
Gerçek soru şudur: Tahta değişebilir mi? Evet. Ama taşlar değişmeden değil. İnsan, rolünü fark ettiğinde ve ona razı olmamayı seçtiğinde, bütün sistemin geometrisi bozulur. Piyon yürümeyi sürdürdüğünde, vezir sınırını gördüğünde, şah hesap vermek zorunda kaldığında, işte ancak o zaman eşitliğe benzeyen değil, gerçekten eşit bir oyun kurulabilir. Aksi hâlde… Tahta aynı kalır, oyuncular değişir ve insanlık, aynı trajediyi yüzyıllar boyunca farklı isimlerle tekrar tekrar seyreder.
Günün Bulmacası
Beyaz oynar, 3 hamlede mat.
(Diamant, Andre-Slipak, Sergio)