Bir satranç tahtasının başına oturmak, insanın kendi ruhunun karşısına oturması gibidir. Her taş bir düşüncedir, her hamle bir karar, her karar bir sorumluluk. Albert Camus’un Düşüş romanındaki Jean-Baptiste Clamence, bu oyunu tahtasız oynayan bir oyuncudur. Hamlelerini hayatta yapar, ama sonunda kendi vicdanına mat olur.
Clamence, Paris’in en saygı duyulan avukatlarından biridir. İnsanlara yardım eder, kibar, erdemli, sevecendir. Kendisini adaletin temsilcisi sanır, ama bir gece Seine Nehri üzerindeki köprüde bir kadın suya atlar ve Clamence hiçbir şey yapmaz. Ne koşar ne bağırır ne yardım çağırır. Sadece durur. O an onun hayatında sessiz bir oyun başlar. Tıpkı bir satranç oyuncusunun kazandıran hamleyi gördüğü halde yapmaması gibi. Bilgi işe yaramaz; cesaret yoksa hamle de yoktur. Satrançta beklemek bazen stratejidir; hayatta çoğu zaman korkudur. Clamence bekledi, kadın öldü, o ise yaşamaya devam etti. Ama o gece, içindeki adalet terazisi kırıldı. O günden sonra her davranışı bir savunmaya, her sözü bir bahaneye dönüştü. Satrançta da oyuncu bazen kendi iç sesini susturur, oyunu değil, egosunu oynar. İnsanın iç dünyasında taşlar yer değiştirir. Vezir gurura, şah korkuya dönüşür. Piyonlar küçük yalanlar gibi ilerler, birikir, sonunda yolu tıkar. En büyük yenilgiler, hep bu küçük hamlelerle başlar. Clamence, “iyi görünmenin” gerçekten “iyi olmaktan” daha kolay olduğunu fark ettiğinde çoktan düşmüştü. Camus’nün düşüşü, insanın kendi vicdanına yenilmesidir. Çünkü insan çoğu zaman başkalarının gözünde iyi görünmek uğruna kendini kandırır. Satrançta da benzer bir aldanış vardır: oyuncu bazen doğru hamleyi değil, seyircinin alkışlayacağı hamleyi yapar. Satrançta her taşın bir bedeli vardır. Hayatta da öyle... Fedayı göze almadan kazanmak mümkün değildir, ama kim kendinden bir şey vermek ister? Clamence hiçbir şeyini feda etmedi; huzurunu, konforunu, itibarını korudu, lakin sonunda her şeyini kaybetti. Çünkü insan gerçeği bastırdıkça içinde suç birikir. Bir taş yanlış yerde durdukça sistem çöker. Clamence’in de hayatının taşları yerinden oynatılmadı; çünkü o taşlar kimliğini tutuyordu.
Satranç tahtası bir nevi aynadır. Orada sabır da görünür, kibir de. Oyunun ortasında karakter çıplak kalır. Kimileri zaferde taşkınlaşır, kimileri yenilgide sessizleşir. Ama asıl mücadele rakiple değil, kendisiyledir. Clamence bunu anlamak için her şeyini kaybetti. Artık “adalet savunucusu” değil, Amsterdam’daki karanlık bir barda “itiraf hâkimi”dir. İnsanları yargılar, çünkü kendini yargılamaktan korkar. Bu, satrançta sürekli savunmada kalan oyuncuya benzer: tehditleri savuşturur, ama hiçbir zaman saldırıya geçemez. Camus’nün Düşüş’ü, insanın kendi içindeki ikiyüzlülükle yüzleşmesidir. Clamence görünürde suçsuzdur; asıl suçu eylemsizliktir. Görmekle yetinmiştir. Biz de çoğu zaman aynısını yaparız. Görür, duyar, ama hamle yapmayız. Hayatta da tahtada da yenilgiler böyle gelir. Bu yüzden bazen bir hamle yapmanın kendisi, kazanmak kadar değerlidir. Bazen hamleler, korkuya değil, vicdana verilmiş bir cevaptır. Belki de bu yüzden satranç bu kadar dokunaklıdır. Çünkü oyunun sonunda her taş ölür: vezir de at da şah da. Hiçbiri sonsuza kadar güçlü kalmaz. Bu, Camus’nun felsefesine benzer. Hiçbir zafer insanın içindeki boşluğu doldurmaz. Bir süreliğine alkışlanırsın, sonra tahtadan kaldırılırsın. Tıpkı Clamence gibi, tıpkı hepimiz gibi…
Satrançta “şah” önlenemeyecek bir tehdit altındaysa oyun biter. Hayatta ise tehlike bazen fark edilmez. İnsan, şahının tehdit altında olduğunu bilmeden oynar. Kibir kör eder, alışkanlık uyuşturur. Clamence kendi şahını koruyamadığını ancak oyunun sonunda anlar. Artık hamle kalmamıştır. Sessizlik çöker. İşte orası düşüştür. Ama Camus’nun büyüklüğü, düşüşü bir son değil, bir başlangıç olarak göstermesindedir. Çünkü insan ancak düştüğünde kim olduğunu anlar. Satrançta da en iyi hamleler, kaybedilmiş oyunlardan sonra gelir. Kaybedince insan öğrenir, kazanınca unutur. Bu yüzden her yenilgi bir öğretmendir. Tahtaya bakan bir oyuncu, aslında kendine bakar. Hatalarının arasında bir desen görür.
Bir köşeye sıkıştığında “keşke” dediğinde, hayat sana yeniden bir tahta uzatır: “Tekrar dene, bu kez fark et.” Vicdan oyunu bitirmez, sadece yeniden başlatır. Düşüş’te Clamence bunu fark ettiğinde çok geçtir, ama okur için hâlâ vakit vardır. Çünkü herkes bir noktada Clamence olur: bir anlık suskunlukla, bir görmezden gelişle, bir küçük korkuyla. Sonra bir gün, bir pozisyonun ortasında o anı hatırlarız. Hamle yapmadan önce durur, düşünürüz: “Yine aynı hatayı mı yapıyorum?”
Oyun bittiğinde taşlar toplanır. Masadan kalkarsın, ama bazı hamleler seninle gelir. Camus’nun düşüşü, o hamlelerin toplamıdır: insanın kendini yargılamaya cesaret ettiği anların bütünü. Satrançta da hayatta da kimse sonsuza kadar savunmada kalamaz. Bir gün herkes kendi vicdanının saldırısına uğrar ve o an geldiğinde önemli olan tek şey şudur: Hamleyi yapacak cesaretin var mı?
Günün Bulmacası
Beyaz oynar, 3 hamlede mat.
(Giri, Anish-Leon Hoyos, Manuel)
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Fatih Öztürk
Hamlenin vicdanı
Fatih Hoca ile satranç köşesi
Bir satranç tahtasının başına oturmak, insanın kendi ruhunun karşısına oturması gibidir. Her taş bir düşüncedir, her hamle bir karar, her karar bir sorumluluk. Albert Camus’un Düşüş romanındaki Jean-Baptiste Clamence, bu oyunu tahtasız oynayan bir oyuncudur. Hamlelerini hayatta yapar, ama sonunda kendi vicdanına mat olur.
Clamence, Paris’in en saygı duyulan avukatlarından biridir. İnsanlara yardım eder, kibar, erdemli, sevecendir. Kendisini adaletin temsilcisi sanır, ama bir gece Seine Nehri üzerindeki köprüde bir kadın suya atlar ve Clamence hiçbir şey yapmaz. Ne koşar ne bağırır ne yardım çağırır. Sadece durur. O an onun hayatında sessiz bir oyun başlar. Tıpkı bir satranç oyuncusunun kazandıran hamleyi gördüğü halde yapmaması gibi. Bilgi işe yaramaz; cesaret yoksa hamle de yoktur. Satrançta beklemek bazen stratejidir; hayatta çoğu zaman korkudur. Clamence bekledi, kadın öldü, o ise yaşamaya devam etti. Ama o gece, içindeki adalet terazisi kırıldı. O günden sonra her davranışı bir savunmaya, her sözü bir bahaneye dönüştü. Satrançta da oyuncu bazen kendi iç sesini susturur, oyunu değil, egosunu oynar. İnsanın iç dünyasında taşlar yer değiştirir. Vezir gurura, şah korkuya dönüşür. Piyonlar küçük yalanlar gibi ilerler, birikir, sonunda yolu tıkar. En büyük yenilgiler, hep bu küçük hamlelerle başlar. Clamence, “iyi görünmenin” gerçekten “iyi olmaktan” daha kolay olduğunu fark ettiğinde çoktan düşmüştü. Camus’nün düşüşü, insanın kendi vicdanına yenilmesidir. Çünkü insan çoğu zaman başkalarının gözünde iyi görünmek uğruna kendini kandırır. Satrançta da benzer bir aldanış vardır: oyuncu bazen doğru hamleyi değil, seyircinin alkışlayacağı hamleyi yapar. Satrançta her taşın bir bedeli vardır. Hayatta da öyle... Fedayı göze almadan kazanmak mümkün değildir, ama kim kendinden bir şey vermek ister? Clamence hiçbir şeyini feda etmedi; huzurunu, konforunu, itibarını korudu, lakin sonunda her şeyini kaybetti. Çünkü insan gerçeği bastırdıkça içinde suç birikir. Bir taş yanlış yerde durdukça sistem çöker. Clamence’in de hayatının taşları yerinden oynatılmadı; çünkü o taşlar kimliğini tutuyordu.
Satranç tahtası bir nevi aynadır. Orada sabır da görünür, kibir de. Oyunun ortasında karakter çıplak kalır. Kimileri zaferde taşkınlaşır, kimileri yenilgide sessizleşir. Ama asıl mücadele rakiple değil, kendisiyledir. Clamence bunu anlamak için her şeyini kaybetti. Artık “adalet savunucusu” değil, Amsterdam’daki karanlık bir barda “itiraf hâkimi”dir. İnsanları yargılar, çünkü kendini yargılamaktan korkar. Bu, satrançta sürekli savunmada kalan oyuncuya benzer: tehditleri savuşturur, ama hiçbir zaman saldırıya geçemez. Camus’nün Düşüş’ü, insanın kendi içindeki ikiyüzlülükle yüzleşmesidir. Clamence görünürde suçsuzdur; asıl suçu eylemsizliktir. Görmekle yetinmiştir. Biz de çoğu zaman aynısını yaparız. Görür, duyar, ama hamle yapmayız. Hayatta da tahtada da yenilgiler böyle gelir. Bu yüzden bazen bir hamle yapmanın kendisi, kazanmak kadar değerlidir. Bazen hamleler, korkuya değil, vicdana verilmiş bir cevaptır. Belki de bu yüzden satranç bu kadar dokunaklıdır. Çünkü oyunun sonunda her taş ölür: vezir de at da şah da. Hiçbiri sonsuza kadar güçlü kalmaz. Bu, Camus’nun felsefesine benzer. Hiçbir zafer insanın içindeki boşluğu doldurmaz. Bir süreliğine alkışlanırsın, sonra tahtadan kaldırılırsın. Tıpkı Clamence gibi, tıpkı hepimiz gibi…
Satrançta “şah” önlenemeyecek bir tehdit altındaysa oyun biter. Hayatta ise tehlike bazen fark edilmez. İnsan, şahının tehdit altında olduğunu bilmeden oynar. Kibir kör eder, alışkanlık uyuşturur. Clamence kendi şahını koruyamadığını ancak oyunun sonunda anlar. Artık hamle kalmamıştır. Sessizlik çöker. İşte orası düşüştür. Ama Camus’nun büyüklüğü, düşüşü bir son değil, bir başlangıç olarak göstermesindedir. Çünkü insan ancak düştüğünde kim olduğunu anlar. Satrançta da en iyi hamleler, kaybedilmiş oyunlardan sonra gelir. Kaybedince insan öğrenir, kazanınca unutur. Bu yüzden her yenilgi bir öğretmendir. Tahtaya bakan bir oyuncu, aslında kendine bakar. Hatalarının arasında bir desen görür.
Bir köşeye sıkıştığında “keşke” dediğinde, hayat sana yeniden bir tahta uzatır: “Tekrar dene, bu kez fark et.” Vicdan oyunu bitirmez, sadece yeniden başlatır. Düşüş’te Clamence bunu fark ettiğinde çok geçtir, ama okur için hâlâ vakit vardır. Çünkü herkes bir noktada Clamence olur: bir anlık suskunlukla, bir görmezden gelişle, bir küçük korkuyla. Sonra bir gün, bir pozisyonun ortasında o anı hatırlarız. Hamle yapmadan önce durur, düşünürüz: “Yine aynı hatayı mı yapıyorum?”
Oyun bittiğinde taşlar toplanır. Masadan kalkarsın, ama bazı hamleler seninle gelir. Camus’nun düşüşü, o hamlelerin toplamıdır: insanın kendini yargılamaya cesaret ettiği anların bütünü. Satrançta da hayatta da kimse sonsuza kadar savunmada kalamaz. Bir gün herkes kendi vicdanının saldırısına uğrar ve o an geldiğinde önemli olan tek şey şudur: Hamleyi yapacak cesaretin var mı?
Günün Bulmacası
Beyaz oynar, 3 hamlede mat.
(Giri, Anish-Leon Hoyos, Manuel)