Hava Durumu

Bir taşın vicdanı

Yazının Giriş Tarihi: 16.11.2025 06:40
Yazının Güncellenme Tarihi: 16.11.2025 06:42

Fatih Hoca ile satranç köşesi

Satranç tahtasında dizili taşlara bakan çoğu insan, oyunun yalnızca matematiksel tarafını görür. Açılışlar, hamleler, stratejiler… Fakat kimse o taşların sessizliğini dinlemez. O sessizlik, benzersiz bir vicdanın derin nefesidir. Çünkü satranç, yalnızca aklın değil, gücün, fedanın, itaatin ve adalet arayışının küçük bir sahnesidir. Taşlar oynatılır, sürülür, feda edilir, ama hiçbiri konuşmaz. Onların konuşmadığı yerde insan kendi iç sesini duyar. Her taş aynı kaderle oyuna başlar: dizilir, bekler ve oynatılır. Kiminin yolu uzun olur, kimininki daha ilk hamlede biter. Bazıları yıllarca kıpırdamazken bazıları iki kare ilerledi diye önem kazanır. Hayat da böyle işler... Doğduğumuz yer, içine girdiğimiz koşullar, karşımıza çıkan fırsatlar; tıpkı taşların başlangıç konumları gibi bize bir rol verir. Kimimiz vezir kadar özgür, kimimiz kale kadar köşeye sıkışmış, kimimiz piyon kadar sessiz ve yük taşıyıcıdır. Taş olmak, insanın kaderinin sınırlarını görmesidir. Eğer bir taşın vicdanı olsaydı en çok sorguladığı şey, itaat olurdu. Çünkü satrançta taşın kendi iradesi yoktur; nereye sürülürse oraya gider. İnsan hayatında ise itaat, çoğu zaman bir tercih gibi görünse de çoğu zaman zorunluluklardan doğar. Tarihin her döneminde başkalarının planlarını uygulamak zorunda kalan insanlar oldu: İtaat eden çalışanlar, görevini sorgulamayan askerler, hep “ilerlemek zorunda” olan piyonlar. Bu yüzden piyonun hayali bir sorusu vardır: “Beni nereye götürdüğünden emin misin?” Bu soru yalnızca taşın değil, insanın kendi varlığına sorduğu en temel sorulardan biridir. Fedalar ise oyunun en acı gerçeğidir. Oyuncu planı gereği bir taşını gözden çıkarır. Ona göre bu stratejik bir karardır; kazanç getirecektir. Fakat taş açısından bakıldığında feda, sessiz bir yok oluşun adıdır. İnsan dünyasında da benzer sahneler yaşanır. Birinin yükselişi için bir başkasının sessizce geri plana itildiği, insanların bir hamlenin parçasına dönüştüğü anlar… İşte tam burada vicdan sustuğunda zafer duygusu asıl kaybı görünmez kılar. Kazananın yüzünde gurur, kaybedenin hikâyesinde ise sessiz bir yara kalır. Edebiyatçı bir göz, taşların bu sessizliğini hemen fark eder. Dostoyevski taşlara hikâye yazsaydı, her birine bir iç çatışma yüklerdi. Raskolnikov’un suçu ve vicdanı arasında gidip gelmesi gibi, bir piyon da ilerlerken “Bunun bedeli ne olacak?” diye düşünürdü. Vezir güçle sınanır, fil inançla, kale gururla… Ama piyon, bütün bu taşların arasında en sade, ama en ağır sorumluluğu taşıyan varlık olurdu. Belki de vicdanın gerçek merkezi, en çok yükü taşıyan ve en az değeri gören bu küçük taştır.

Hayatta da benzer bir denge vardır. Bir gün piyon krala dönüp “Beni hep öne sürdün, ama sen hiç ilerlemedin.” dese oyun belki bir anlığına dururdu. Bu cümle sadece bir taşın değil, bazen hayatın içindeki en alt tabakanın sesidir. Bir çocuğun adaleti hatırlatan sözü, bir işçinin geç fark edilen emeği, bir öğrencinin görmezden gelinen çabası… Hepsi taşların vicdanını temsil eder. Çünkü adalet bazen en güçsüzden yükselir. Satranç tahtası küçük bir toplum gibidir. Her taşın bir görevi, sınırı, gücü ve yükü vardır. Ama hiçbiri özgür değildir. Özgürlük, oyunu kuranın elindedir. İnsan da çoğu zaman kendi oyununu oynamaya çalışırken başka planların içinde sıkışır. Bu nedenle hayatın en büyük mücadelesi, kişinin gerçekten kendi hamlesini yapabilmektir. Başkasının planında ilerlemek, ne kadar akıllıca görünürse görünsün, insanın iç sesini yaralar.

Oyun bittikten sonra geriye yalnızca bir soru kalır: “Nasıl kazandık?” Zafer çoğu zaman kayıpların üzerine kuruludur. Bu yüzden asıl önemli olan, kimin mat edildiğinden çok, mat ediş biçiminin ne olduğudur. Satranç, insana şunu hatırlatır: Kayıp kaçınılmazdır, ama kaybederken nasıl bir iz bıraktığın daha anlamlıdır. Belki de satranç bu yüzden asla ölmez. Çünkü insan ruhunun haritasını taşların üzerine çizer. Vezir gücü, at cesareti, kale direnç duygusunu, fil inancı temsil eder. Piyon ise sessiz adaletin, yükün ve vicdanın taşıyıcısıdır. Her mat bir fark ediştir; her oyun bir aynadır. Taşlar sessizdir ama o sessizlik insanı kendi iç sesiyle yüzleştirir.

Oyun biter, taşlar kutuya konur, hiçbir taş kazanmış ya da kaybetmiş olarak ayrılmaz. Ama oynayan insan, oyundan bir anlam taşır. Bir sorgulama, bir farkındalık, belki de küçük bir vicdan sarsıntısı… Çünkü satranç insana fısıldar: En küçük taş bile bir hakikati taşır. En sonunda geriye şu cümle kalır. Taşların sessizliği, insanın vicdanını aydınlatır.

Günün Bulmacası

Siyah oynar, 3 hamlede mat.

(Gao, Rui-Xu, Yinglun)

 

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.