Satranç tahtasının üzerinde ilerleyen taşlar sessizdir; fakat arka planda daha güçlü bir oyuncu vardır: saat. Oyuncular çoğu zaman taşların düzenini değil, o mekanizmanın sürekli devinen ritmini hisseder. Çünkü satrançta kaybedilen yalnızca bir oyun değildir; aynı zamanda saniyelerdir. Bergson’un “süre” kavramını düşündüğümüzde zamanın dışarıdan sayılan bir çizgi değil, insanın içinde genişleyen ya da daralan bir deneyim olduğunu fark ederiz. Satranç saatinin acımasızlığı da tam olarak bu içsel süreyi görünür hâle getirmesinden kaynaklanır. Her saniye bir taş gibi eksilir. Her ilerleyen an, oyuncunun zihnindeki kararsızlığı biraz daha artırır. Oyun yalnızca tahtada değil, saniyelerin içinde oynanır. Bir hamlenin doğruluğu çoğu zaman onun zamanında yapılmış olmasına bağlıdır. Geç kalmış bir doğru hamle, yanlış hamle kadar yıkıcı olabilir. Bu nedenle çoğu oyunda asıl rakip karşımızdaki kişi değil; kendi yavaşlığımızdır. Zamanın baskısıyla oynanan bir oyun, sadece stratejinin değil, psikolojinin de sınandığı bir alandır. Oyuncu hamlelerini hesaplarken bir yandan saate göz ucuyla bakar. Her bakış, zihinde yeni bir kıvılcım yakar: “Düşünmeye devam mı etmeliyim, yoksa acele mi etmeliyim?” Bergson’un işaret ettiği gibi, zamanın ölçülüşü ile zamanın yaşanışı arasındaki fark burada büyür. Saat ilerler, fakat insanın içindeki süre bazen donar. Bir an genişleyip bir evrene yayılır, bir sonraki an bir nefes kadar daralır. Saatin ritmi, oyuncunun kalp atışlarıyla yarışır hâle gelir. Her saniye hem bir fırsatı hem de bir tehdidi hatırlatır. Zaman, oyuncunun üzerine çöken bir gölge gibidir. Tahtadaki taşlar özgürce hareket edebilir; fakat saat kendi çizgisinde yürümeye devam eder. Saniyeler azaldıkça oyuncu daralan çemberi daha yakından hisseder. Zamanı kaybetmek, çoğu zaman oyunu kaybetmekten daha ağır bir duygudur. Zaman baskısı insanı karmaşık bir ikilemin içine sokar. En iyi kararlar bazen sakinlikte değil, sıkışmışlığın içinde ortaya çıkar. Zihin baskı altında keskinleşebilir; fakat bir noktadan sonra bu keskinlik körelmeye başlar. İç süre genişlerken mekanik zaman hızlanıyormuş gibi görünür. Oyuncu hamleleri sezgiyle değil, korkuyla yapmaya başlar. Oysa korku, satrançta yapılan her hamlenin kalitesini zayıflatan görünmez bir eldir.
Bergson’un “mekanik zaman” ile “yaşanan zaman” ayrımı bu noktada tüm berraklığıyla ortaya çıkar. Mekanik zaman satranç saatinin soğuk rakamlarıdır; yaşanan zaman ise hamlenin zihindeki ağırlığı, kararsızlığı, heyecanı ve sezgisel ritmidir. Bu iki zaman çarpıştığında gerçek bir sınav başlar. Saniyeler hızlandıkça insanın içsel süresi ağırlaşır; iç süre genişledikçe dışarıdaki rakamlar daha hızlı hareket ediyormuş gibi görünür. Satranç tahtası o anda bir kuleye dönüşür: zamanın kulesine. Her taş, zamana verilmiş küçük bir cevap; her hamle, zamana karşı yapılmış bir direniştir. Fakat ne kadar direnilirse direnilsin saat kazanmaya daha yakındır. Çünkü insan düşünmek için durur; zaman ise düşüncenin hiçbir anını affetmez. Bazı oyuncular “zaman yönetimi”nden söz eder, ancak zaman yönetilebilecek bir şey değildir; sadece düzenlenebilir. Bergson’un ifadesiyle, zaman içine iş doldurulacak bir kap değildir. Zaman, insanın bilinç akışına göre şekillenen bir nehirdir. Satranç saatindeki rakamlar, bu nehrin üzerine çizilmiş yapay sınırlardan ibarettir. Bu nedenle zamanla yarıştığını sanan oyuncu aslında kendisiyle yarışır: kendi kararsızlığı, kendi alışkanlıkları, kendi kırılganlığıyla.
Peki oyunda kaybeden aslında zamanı mı kaybeder, yoksa kendini mi?
Saat sıfıra indiğinde taşlar hâlâ tahtadadır. Strateji, yapı ve oyuncunun zihninde kurduğu tüm varyantlar yerli yerindedir. Fakat o düşünceleri sürdürecek süre artık yoktur. Bu an, insanın kendi sınırını en çok hissettiği andır. Çünkü zamanı kaybeden yalnızca oyunu değil, kendi hızını da kaybetmiştir. Zamanın piyonu olmak yalnızca satranç için değil, hayat için de geçerlidir. İnsan, gündelik yaşamının hamlelerini de zaman baskısıyla yapar. “Vaktim daralıyor.”, “Gecikiyorum.”, “Yetişmeliyim.” gibi cümleler zihni kuşatır. Bu cümleler insanı ileri iter, ama içsel süreyi daraltır. Bir gün dönüp kendimize sorarız: “Zaman gerçekten hızlandı mı, yoksa ben mi yavaşladım?”
Oyun bittiğinde tahtada ne tam bir yenilgi vardır ne de kesin bir zafer. Asıl kazanç, insanın kendi süresini fark edebilmesidir. Saat durduğunda iç ritim yeniden duyulur. Belki de en doğru hamle, zamanı yönetmeye çalışmak değil, zamanı hissetmektir. Çünkü zamanın piyonu olmaktan kurtulan insan, kendi iç sesini duyduğu anda özgürleşir. Belki de büyük sorunun cevabı tam olarak şudur: Zamanı kaybeden oyuncu, oyunu değil, önce kendini kaybeder.
Günün Bulmacası
Beyaz oynar, 3 hamlede mat.
(Svane, Rasmus-Ducarmon, Quinten)
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Fatih Öztürk
Zamanın piyonu
Fatih Hoca ile satranç köşesi
Satranç tahtasının üzerinde ilerleyen taşlar sessizdir; fakat arka planda daha güçlü bir oyuncu vardır: saat. Oyuncular çoğu zaman taşların düzenini değil, o mekanizmanın sürekli devinen ritmini hisseder. Çünkü satrançta kaybedilen yalnızca bir oyun değildir; aynı zamanda saniyelerdir. Bergson’un “süre” kavramını düşündüğümüzde zamanın dışarıdan sayılan bir çizgi değil, insanın içinde genişleyen ya da daralan bir deneyim olduğunu fark ederiz. Satranç saatinin acımasızlığı da tam olarak bu içsel süreyi görünür hâle getirmesinden kaynaklanır. Her saniye bir taş gibi eksilir. Her ilerleyen an, oyuncunun zihnindeki kararsızlığı biraz daha artırır. Oyun yalnızca tahtada değil, saniyelerin içinde oynanır. Bir hamlenin doğruluğu çoğu zaman onun zamanında yapılmış olmasına bağlıdır. Geç kalmış bir doğru hamle, yanlış hamle kadar yıkıcı olabilir. Bu nedenle çoğu oyunda asıl rakip karşımızdaki kişi değil; kendi yavaşlığımızdır. Zamanın baskısıyla oynanan bir oyun, sadece stratejinin değil, psikolojinin de sınandığı bir alandır. Oyuncu hamlelerini hesaplarken bir yandan saate göz ucuyla bakar. Her bakış, zihinde yeni bir kıvılcım yakar: “Düşünmeye devam mı etmeliyim, yoksa acele mi etmeliyim?” Bergson’un işaret ettiği gibi, zamanın ölçülüşü ile zamanın yaşanışı arasındaki fark burada büyür. Saat ilerler, fakat insanın içindeki süre bazen donar. Bir an genişleyip bir evrene yayılır, bir sonraki an bir nefes kadar daralır. Saatin ritmi, oyuncunun kalp atışlarıyla yarışır hâle gelir. Her saniye hem bir fırsatı hem de bir tehdidi hatırlatır. Zaman, oyuncunun üzerine çöken bir gölge gibidir. Tahtadaki taşlar özgürce hareket edebilir; fakat saat kendi çizgisinde yürümeye devam eder. Saniyeler azaldıkça oyuncu daralan çemberi daha yakından hisseder. Zamanı kaybetmek, çoğu zaman oyunu kaybetmekten daha ağır bir duygudur. Zaman baskısı insanı karmaşık bir ikilemin içine sokar. En iyi kararlar bazen sakinlikte değil, sıkışmışlığın içinde ortaya çıkar. Zihin baskı altında keskinleşebilir; fakat bir noktadan sonra bu keskinlik körelmeye başlar. İç süre genişlerken mekanik zaman hızlanıyormuş gibi görünür. Oyuncu hamleleri sezgiyle değil, korkuyla yapmaya başlar. Oysa korku, satrançta yapılan her hamlenin kalitesini zayıflatan görünmez bir eldir.
Bergson’un “mekanik zaman” ile “yaşanan zaman” ayrımı bu noktada tüm berraklığıyla ortaya çıkar. Mekanik zaman satranç saatinin soğuk rakamlarıdır; yaşanan zaman ise hamlenin zihindeki ağırlığı, kararsızlığı, heyecanı ve sezgisel ritmidir. Bu iki zaman çarpıştığında gerçek bir sınav başlar. Saniyeler hızlandıkça insanın içsel süresi ağırlaşır; iç süre genişledikçe dışarıdaki rakamlar daha hızlı hareket ediyormuş gibi görünür. Satranç tahtası o anda bir kuleye dönüşür: zamanın kulesine. Her taş, zamana verilmiş küçük bir cevap; her hamle, zamana karşı yapılmış bir direniştir. Fakat ne kadar direnilirse direnilsin saat kazanmaya daha yakındır. Çünkü insan düşünmek için durur; zaman ise düşüncenin hiçbir anını affetmez. Bazı oyuncular “zaman yönetimi”nden söz eder, ancak zaman yönetilebilecek bir şey değildir; sadece düzenlenebilir. Bergson’un ifadesiyle, zaman içine iş doldurulacak bir kap değildir. Zaman, insanın bilinç akışına göre şekillenen bir nehirdir. Satranç saatindeki rakamlar, bu nehrin üzerine çizilmiş yapay sınırlardan ibarettir. Bu nedenle zamanla yarıştığını sanan oyuncu aslında kendisiyle yarışır: kendi kararsızlığı, kendi alışkanlıkları, kendi kırılganlığıyla.
Peki oyunda kaybeden aslında zamanı mı kaybeder, yoksa kendini mi?
Saat sıfıra indiğinde taşlar hâlâ tahtadadır. Strateji, yapı ve oyuncunun zihninde kurduğu tüm varyantlar yerli yerindedir. Fakat o düşünceleri sürdürecek süre artık yoktur. Bu an, insanın kendi sınırını en çok hissettiği andır. Çünkü zamanı kaybeden yalnızca oyunu değil, kendi hızını da kaybetmiştir. Zamanın piyonu olmak yalnızca satranç için değil, hayat için de geçerlidir. İnsan, gündelik yaşamının hamlelerini de zaman baskısıyla yapar. “Vaktim daralıyor.”, “Gecikiyorum.”, “Yetişmeliyim.” gibi cümleler zihni kuşatır. Bu cümleler insanı ileri iter, ama içsel süreyi daraltır. Bir gün dönüp kendimize sorarız: “Zaman gerçekten hızlandı mı, yoksa ben mi yavaşladım?”
Oyun bittiğinde tahtada ne tam bir yenilgi vardır ne de kesin bir zafer. Asıl kazanç, insanın kendi süresini fark edebilmesidir. Saat durduğunda iç ritim yeniden duyulur. Belki de en doğru hamle, zamanı yönetmeye çalışmak değil, zamanı hissetmektir. Çünkü zamanın piyonu olmaktan kurtulan insan, kendi iç sesini duyduğu anda özgürleşir. Belki de büyük sorunun cevabı tam olarak şudur: Zamanı kaybeden oyuncu, oyunu değil, önce kendini kaybeder.
Günün Bulmacası
Beyaz oynar, 3 hamlede mat.
(Svane, Rasmus-Ducarmon, Quinten)