Bazı hikâyeler, satranç tahtasında kimsenin önemsemediği bir piyonun sessizce yukarı doğru ilerlemesiyle başlar. Ne gösterişli bir başlangıç yapar ne de oyuncunun stratejisinde özel bir yer edinir. Sıradan, silik, gerektiğinde feda edilebilecek bir taştır. Hayatta da böyledir: kurum koridorlarında yürüyen, siyasetin kıyısında duran, iş yerinde göze batmayan insanlar vardır. Kimse onlardan büyük beklentiler içinde değildir. Fakat bazı oyunlarda o piyon, tehditleri atlatarak kendisine ayrılmamış yolları zorlayarak tahta boyunca ilerler ve en sonunda, kimsenin tahmin etmediği o son kareye ulaştığında bambaşka bir şeye dönüşme hakkı kazanır. Tam da burada hikâyenin yönü değişir. Çünkü terfi, yalnızca taşın gücünü değil, oyunun ruhunu değiştirir.
Piyonun vezire dönüşmesi, çoğu zaman başarı ve azim hikâyesi olarak anlatılır. Ancak bazı durumlarda bu dönüşüm, bir kimlik kaybının başlangıcıdır. Gücün artmasıyla birlikte etik sınırlar esnemeye, hatta görünmez olmaya başlar. Bir zamanlar “Kimseyi ezmem.” diyen o sessiz insan, güç kazandıkça çevresini baskılayan bir figüre dönüşebilir. Bu değişim, terfinin doğal bir sonucu değil, gücün insan karakteri üzerindeki yıpratıcı etkisidir. Zirve her zaman soğuktur. Aşağıdaki kalabalığın sıcaklığı, sıradanlığın güvenli alanı artık yoktur. Yüksekte duran kişi yalnızlaşır. Bu yalnızlık, çoğu zaman sertlik, hoyratlık ve savunma refleksleriyle kendini gösterir. Tahtanın alt sıralarında empati kurabilen, adalet arayan o kişi; artık eleştirileri tehdit gibi görür, farklı seslere tahammül edemez. Böylece başarı hikâyesi, sessizce bir güç zehirlenmesi hikâyesine dönüşür.
Satrançta terfi eden piyon geri dönemez. Eski rolüne, eski konumuna, eski güvensizliğine dönme hakkı yoktur. İnsanlarda da böyledir. Terfi, geri dönüşü olmayan bir yol açar. Yeni rolün ağırlığı, kişiyi kendi geçmişinden ve değerlerinden koparabilir. Güç ilk anda özgüven verir; insan kendini daha etkili ve daha görünür hisseder. Ancak kısa bir süre sonra bu özgüven ihtirasa dönüşebilir. “Ben yanlış yapmam.” inancı, çevrenin suskunluğu ve sürekli haklı çıkma kolaylığı güçlü bir sis tabakası yaratır. Piyonun vezire dönüşmesi yalnızca taşın teknik kapasitesini artırmaz; psikolojik yükünü de büyütür. Geçmişte maruz kaldığı küçümsemeler, hissedilen değersizlik, uğradığı haksızlıklar, hepsi yeni gücün içinde yeniden belirir. Bu duygular, kimi zaman kişiyi adaletli olmaya iter; ama çoğu zaman kontrolsüz bir sertliğe dönüşür. Hayatta yükselen birçok insanın etik çizgilerini kaybetmesi de tam olarak buradan kaynaklanır. Eskiden kesinlikle karşı çıktığı davranışları yapmaya başlar, kendi ilkelerini esnetir. Çünkü yeni konumu, ona kaybettiğini hissettiren şeyleri unutma imkânı sunar. Her terfi görünmez bir bedel taşır. Bu bedel çoğu zaman “Kendinden ne kadar vazgeçtin?” sorusuyla ölçülür. Güç, kişinin karakterini daha büyük bir aynada görünür kılar. Sağlam biri güçle daha da olgunlaşır; zayıf biri güçle savrulur. Piyonun terfisi bu yüzden tehlikeli bir sınavdır. Kişinin kim olduğu değil, kim olmadığı ortaya çıkar. Toplumda piyonun yükselişi çoğu zaman romantikleştirilir. Sanki herkes isterse vezir olabilirmiş gibi anlatılır. Oysa gerçek daha karmaşıktır. Bir piyonun terfisi, her zaman onun becerisinden değil, oyunun gidişatından, rakibin hatalarından ya da boşluklardan kaynaklanır. Hayatta da birçok kişi liyakatle değil, koşulların sağladığı fırsatlarla yükselir. Bu hızlı yükseliş, etik derinliği zayıflatır; hızlı gelen güç, sağlam temellere dayanmaz. Bu nedenle piyonun terfisi, yalnızca bireysel bir başarı değil, toplumsal bir sorudur. Çünkü bir piyonun vezire dönüşmesi oyunun dengesini değiştirir. Hayatta da bir kişinin yükselişi, çevresindeki insanların yaşamını, kurumun işleyişini, çalışma kültürünü etkiler. Eğer o kişi etik sınırlarını kaybetmişse, bozulma dalga dalga yayılır. Küçük bir adaletsizlik büyük bir çürümeye dönüşebilir. Belki de bu yüzden piyonun terfisi, satrançtaki en dramatik dönüşümdür. Zayıfın güçlenmesi hem umut hem de tehdit taşır. Bu dönüşüm insanın kırılganlığıyla aynıdır. Güç, kişinin içindeki aydınlık ve karanlık tarafları görünür hale getirir. Bazı piyonlar vezir olduğunda oyunu kurtarır; bazıları ise oyunu batırır.
Konunun özüne gelirsek; güç, insana kim olduğunu değil, kim olmadığını gösterir. Bir bireyin kendi özünden uzaklaşmadan yükselmesi, belki de en nadir hamledir. Çünkü piyon terfi edebilir; fakat insanın benliği bu terfinin ağırlığını taşıyacak kadar sağlam değilse tahtanın son karesine ulaşmış görünse bile aslında yolun bir yerinde kaybolmuş demektir.
Günün Bulmacası
Siyah oynar, 3 hamlede mat.
(Hillarp Persson, Tiger-Geetha, Narayanan Gopal)
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Fatih Öztürk
Piyonu kaybetmek
Fatih Hoca ile satranç köşesi
Bazı hikâyeler, satranç tahtasında kimsenin önemsemediği bir piyonun sessizce yukarı doğru ilerlemesiyle başlar. Ne gösterişli bir başlangıç yapar ne de oyuncunun stratejisinde özel bir yer edinir. Sıradan, silik, gerektiğinde feda edilebilecek bir taştır. Hayatta da böyledir: kurum koridorlarında yürüyen, siyasetin kıyısında duran, iş yerinde göze batmayan insanlar vardır. Kimse onlardan büyük beklentiler içinde değildir. Fakat bazı oyunlarda o piyon, tehditleri atlatarak kendisine ayrılmamış yolları zorlayarak tahta boyunca ilerler ve en sonunda, kimsenin tahmin etmediği o son kareye ulaştığında bambaşka bir şeye dönüşme hakkı kazanır. Tam da burada hikâyenin yönü değişir. Çünkü terfi, yalnızca taşın gücünü değil, oyunun ruhunu değiştirir.
Piyonun vezire dönüşmesi, çoğu zaman başarı ve azim hikâyesi olarak anlatılır. Ancak bazı durumlarda bu dönüşüm, bir kimlik kaybının başlangıcıdır. Gücün artmasıyla birlikte etik sınırlar esnemeye, hatta görünmez olmaya başlar. Bir zamanlar “Kimseyi ezmem.” diyen o sessiz insan, güç kazandıkça çevresini baskılayan bir figüre dönüşebilir. Bu değişim, terfinin doğal bir sonucu değil, gücün insan karakteri üzerindeki yıpratıcı etkisidir. Zirve her zaman soğuktur. Aşağıdaki kalabalığın sıcaklığı, sıradanlığın güvenli alanı artık yoktur. Yüksekte duran kişi yalnızlaşır. Bu yalnızlık, çoğu zaman sertlik, hoyratlık ve savunma refleksleriyle kendini gösterir. Tahtanın alt sıralarında empati kurabilen, adalet arayan o kişi; artık eleştirileri tehdit gibi görür, farklı seslere tahammül edemez. Böylece başarı hikâyesi, sessizce bir güç zehirlenmesi hikâyesine dönüşür.
Satrançta terfi eden piyon geri dönemez. Eski rolüne, eski konumuna, eski güvensizliğine dönme hakkı yoktur. İnsanlarda da böyledir. Terfi, geri dönüşü olmayan bir yol açar. Yeni rolün ağırlığı, kişiyi kendi geçmişinden ve değerlerinden koparabilir. Güç ilk anda özgüven verir; insan kendini daha etkili ve daha görünür hisseder. Ancak kısa bir süre sonra bu özgüven ihtirasa dönüşebilir. “Ben yanlış yapmam.” inancı, çevrenin suskunluğu ve sürekli haklı çıkma kolaylığı güçlü bir sis tabakası yaratır. Piyonun vezire dönüşmesi yalnızca taşın teknik kapasitesini artırmaz; psikolojik yükünü de büyütür. Geçmişte maruz kaldığı küçümsemeler, hissedilen değersizlik, uğradığı haksızlıklar, hepsi yeni gücün içinde yeniden belirir. Bu duygular, kimi zaman kişiyi adaletli olmaya iter; ama çoğu zaman kontrolsüz bir sertliğe dönüşür. Hayatta yükselen birçok insanın etik çizgilerini kaybetmesi de tam olarak buradan kaynaklanır. Eskiden kesinlikle karşı çıktığı davranışları yapmaya başlar, kendi ilkelerini esnetir. Çünkü yeni konumu, ona kaybettiğini hissettiren şeyleri unutma imkânı sunar. Her terfi görünmez bir bedel taşır. Bu bedel çoğu zaman “Kendinden ne kadar vazgeçtin?” sorusuyla ölçülür. Güç, kişinin karakterini daha büyük bir aynada görünür kılar. Sağlam biri güçle daha da olgunlaşır; zayıf biri güçle savrulur. Piyonun terfisi bu yüzden tehlikeli bir sınavdır. Kişinin kim olduğu değil, kim olmadığı ortaya çıkar. Toplumda piyonun yükselişi çoğu zaman romantikleştirilir. Sanki herkes isterse vezir olabilirmiş gibi anlatılır. Oysa gerçek daha karmaşıktır. Bir piyonun terfisi, her zaman onun becerisinden değil, oyunun gidişatından, rakibin hatalarından ya da boşluklardan kaynaklanır. Hayatta da birçok kişi liyakatle değil, koşulların sağladığı fırsatlarla yükselir. Bu hızlı yükseliş, etik derinliği zayıflatır; hızlı gelen güç, sağlam temellere dayanmaz. Bu nedenle piyonun terfisi, yalnızca bireysel bir başarı değil, toplumsal bir sorudur. Çünkü bir piyonun vezire dönüşmesi oyunun dengesini değiştirir. Hayatta da bir kişinin yükselişi, çevresindeki insanların yaşamını, kurumun işleyişini, çalışma kültürünü etkiler. Eğer o kişi etik sınırlarını kaybetmişse, bozulma dalga dalga yayılır. Küçük bir adaletsizlik büyük bir çürümeye dönüşebilir. Belki de bu yüzden piyonun terfisi, satrançtaki en dramatik dönüşümdür. Zayıfın güçlenmesi hem umut hem de tehdit taşır. Bu dönüşüm insanın kırılganlığıyla aynıdır. Güç, kişinin içindeki aydınlık ve karanlık tarafları görünür hale getirir. Bazı piyonlar vezir olduğunda oyunu kurtarır; bazıları ise oyunu batırır.
Konunun özüne gelirsek; güç, insana kim olduğunu değil, kim olmadığını gösterir. Bir bireyin kendi özünden uzaklaşmadan yükselmesi, belki de en nadir hamledir. Çünkü piyon terfi edebilir; fakat insanın benliği bu terfinin ağırlığını taşıyacak kadar sağlam değilse tahtanın son karesine ulaşmış görünse bile aslında yolun bir yerinde kaybolmuş demektir.
Günün Bulmacası
Siyah oynar, 3 hamlede mat.
(Hillarp Persson, Tiger-Geetha, Narayanan Gopal)