“Narsisizm ve nergis çiçeği üzerine” başlıklı yazımda insanın kendini her şeyin merkezine almasını ifade eden narsisizmi ve mitolojik hikâyesini ele almıştım. Elbette, bu ifadenin temsil ettiği özellikler, yalnızca kişinin kendisiyle ve diğer insanlarla ilişki biçimini yansıtmamaktadır. Narsist kompleksi, insanın aynı zamanda doğayla iletişimini ve etkileşimini de şekillendirmektedir. Narsisizm, bireyin kendine duyduğu hayranlık ve sevginin patolojik boyutlara ulaşmasını ifade eden bir kavramdır. S. Freud, narsisizmi yalnızca bir kişilik bozukluğu ya da toplumsal bir olgu olarak değil, aynı zamanda insanın gelişimsel evrelerinden biri olarak ele alır. Bu bağlamda narsisizm ile ego arasında sıkı bir bağ kurulmuştur.
Bu kısa girişin ardından bugünkü yazıma aşağıdaki diyagramla başlamak istiyorum. Aslında en son söylememiz gerekeni en başta söyleyeceğiz: İnsanlık ekosistemin bir parçasıdır, ondan ayrı veya üstünde değildir. Bu diyagram, bu basit gerçeği açıkça tasvir etmektedir.
Doğa konuşmaz, ama her şeyi anlatır. Toprağın kokusunda sabrın, rüzgârın uğultusunda özlemin, suyun akışında teslimiyetin izleri gizlidir. Ağaçlar, güneşe yönelirken birbirinin ışığını kesmez; kökler, yer altında suyu paylaşırken kıskanmaz. Ekosistem denen bu büyük senfoni, varlığın uyum içindeki düzenidir. Her şeyin bir yeri, her canlının bir rolü vardır ve en önemlisi, hiçbir unsur, kendisini merkeze koymaz. Bu nedenle ekosistem, yaşamanın etik biçimi olarak da okunabilir. Ancak ne zaman ki insan, kendini bu döngünün dışında ve üstünde görmeye başladı, işte o zaman başka bir düzen kurulmaya başlandı: egosistem. Bu düzen, doğadan değil, insanın karanlık benliğinden beslenir. Kendisini her şeyin ölçüsü ve amacı sanan insanın, içe doğru kıvrılarak dünyayı kendi etrafında döndürdüğü yapay bir evrendir egosistem. Burada doğa değil, çıkar konuşur. Empati değil, hesap çalışır ve her ilişki, bir menfaatin kıyısında kurulur; sevgi, bir stratejinin parçası hâline gelir.
Ekosistem, doğallığın, karşılıklılığın ve denge arayışının adıdır. Bir çiçeğin solması, bir arının kaybı, bir gölün kuruması; bütün sistemi etkiler. Her şey birbirine görünmeyen bağlarla tutunmuştur. İnsan, bu yapının parçası olmayı kabullenirse yaşamın dokusuna katkı sunar; ama kendini bu yapının efendisi sayarsa çözülme başlar. Ne var ki çağımız insanı, doğaya hükmetmeyi gelişmişlik, bencilliği özgürlük, yalıtılmışlığı bireysellik sanacak denli aldanmıştır. Egosistem, bu aldanışın ürünüdür. Dışarıdan bakıldığında parlaktır: Gökyüzüne uzanan plazalar, ekrana hapsolmuş gülümsemeler, bol filtreli hayatlar... Ama içten içe çürür her şey. Zira egosistemde paylaşmak zayıflık, dayanışma gereksizliktir. Oysa ekosistem paylaşarak var olur. Bir tohumun bile toprağı seçmeden sabırla yeşermeye çalıştığı bir düzende, insan neden sürekli kendine ait olanı büyütmekle meşguldür?
Egosistemde iletişim, bir yarış pistidir; herkes konuşur, ama kimse dinlemez. Herkes öne geçmek ister, kimse geri kalanın gölgesine razı olmaz. Lakin bu yarışın sonunda ne bir zafer ne de bir huzur vardır. Sadece yorgunluk ve derin bir yalnızlık kalır. Oysa ekosistem, dinlemeyi bilir. Sessizliğin içindeki anlamı, durmanın gücünü, birbirine yaslanarak ayakta kalmanın sırlarını öğretir.
Bugün modern toplum, iki büyük sistemin çatışmasında sıkışmış durumda: Doğanın binlerce yılda ördüğü, sabır ve iş birliğiyle gelişen ekosistem ile insan egosunun her şeyi tekeline almak isteyen kibirli oyunu olan egosistem arasında bir yol ayrımındayız. Teknolojik ilerlemelere, yapay zekâlara, kalabalık metropollere rağmen insan giderek yalnızlaşıyor. Bunun nedeni, çevresindeki canlıları değil, sadece kendini gören bir anlayışın giderek sistemleşmesidir. Oysa doğa hâlâ orada, ısrarla işaret ediyor: Gölgene bir başkasını almazsan köklerin kurur. Rüzgârı sadece kendi yönüne çevirmeye çalışırsan fırtınada savrulursun. Suyu tek başına içersen toprağın çatlar.
İnsanlık, şimdi bu sorunun eşiğindedir: Bir orman gibi birlikte yaşamak mı, yoksa dikenli bir çalılığın arasında yalnız başına büyümeye çalışmak mı? Cevap çok uzakta değil, sadece kendini biraz susturup doğayı dinlemeyi bilen için apaçık ortada:
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine…”
diyerek yol gösteriyor büyük şair… Çünkü her egosistem çöküşle, her ekosistem umutla biter ve umut, hâlâ toprağın altında…
Sevgiyle kalın…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Celâl Görgeç
Egosistemden ekosisteme
“Narsisizm ve nergis çiçeği üzerine” başlıklı yazımda insanın kendini her şeyin merkezine almasını ifade eden narsisizmi ve mitolojik hikâyesini ele almıştım. Elbette, bu ifadenin temsil ettiği özellikler, yalnızca kişinin kendisiyle ve diğer insanlarla ilişki biçimini yansıtmamaktadır. Narsist kompleksi, insanın aynı zamanda doğayla iletişimini ve etkileşimini de şekillendirmektedir. Narsisizm, bireyin kendine duyduğu hayranlık ve sevginin patolojik boyutlara ulaşmasını ifade eden bir kavramdır. S. Freud, narsisizmi yalnızca bir kişilik bozukluğu ya da toplumsal bir olgu olarak değil, aynı zamanda insanın gelişimsel evrelerinden biri olarak ele alır. Bu bağlamda narsisizm ile ego arasında sıkı bir bağ kurulmuştur.
Bu kısa girişin ardından bugünkü yazıma aşağıdaki diyagramla başlamak istiyorum. Aslında en son söylememiz gerekeni en başta söyleyeceğiz: İnsanlık ekosistemin bir parçasıdır, ondan ayrı veya üstünde değildir. Bu diyagram, bu basit gerçeği açıkça tasvir etmektedir.
Doğa konuşmaz, ama her şeyi anlatır. Toprağın kokusunda sabrın, rüzgârın uğultusunda özlemin, suyun akışında teslimiyetin izleri gizlidir. Ağaçlar, güneşe yönelirken birbirinin ışığını kesmez; kökler, yer altında suyu paylaşırken kıskanmaz. Ekosistem denen bu büyük senfoni, varlığın uyum içindeki düzenidir. Her şeyin bir yeri, her canlının bir rolü vardır ve en önemlisi, hiçbir unsur, kendisini merkeze koymaz. Bu nedenle ekosistem, yaşamanın etik biçimi olarak da okunabilir. Ancak ne zaman ki insan, kendini bu döngünün dışında ve üstünde görmeye başladı, işte o zaman başka bir düzen kurulmaya başlandı: egosistem. Bu düzen, doğadan değil, insanın karanlık benliğinden beslenir. Kendisini her şeyin ölçüsü ve amacı sanan insanın, içe doğru kıvrılarak dünyayı kendi etrafında döndürdüğü yapay bir evrendir egosistem. Burada doğa değil, çıkar konuşur. Empati değil, hesap çalışır ve her ilişki, bir menfaatin kıyısında kurulur; sevgi, bir stratejinin parçası hâline gelir.
Ekosistem, doğallığın, karşılıklılığın ve denge arayışının adıdır. Bir çiçeğin solması, bir arının kaybı, bir gölün kuruması; bütün sistemi etkiler. Her şey birbirine görünmeyen bağlarla tutunmuştur. İnsan, bu yapının parçası olmayı kabullenirse yaşamın dokusuna katkı sunar; ama kendini bu yapının efendisi sayarsa çözülme başlar. Ne var ki çağımız insanı, doğaya hükmetmeyi gelişmişlik, bencilliği özgürlük, yalıtılmışlığı bireysellik sanacak denli aldanmıştır. Egosistem, bu aldanışın ürünüdür. Dışarıdan bakıldığında parlaktır: Gökyüzüne uzanan plazalar, ekrana hapsolmuş gülümsemeler, bol filtreli hayatlar... Ama içten içe çürür her şey. Zira egosistemde paylaşmak zayıflık, dayanışma gereksizliktir. Oysa ekosistem paylaşarak var olur. Bir tohumun bile toprağı seçmeden sabırla yeşermeye çalıştığı bir düzende, insan neden sürekli kendine ait olanı büyütmekle meşguldür?
Egosistemde iletişim, bir yarış pistidir; herkes konuşur, ama kimse dinlemez. Herkes öne geçmek ister, kimse geri kalanın gölgesine razı olmaz. Lakin bu yarışın sonunda ne bir zafer ne de bir huzur vardır. Sadece yorgunluk ve derin bir yalnızlık kalır. Oysa ekosistem, dinlemeyi bilir. Sessizliğin içindeki anlamı, durmanın gücünü, birbirine yaslanarak ayakta kalmanın sırlarını öğretir.
Bugün modern toplum, iki büyük sistemin çatışmasında sıkışmış durumda: Doğanın binlerce yılda ördüğü, sabır ve iş birliğiyle gelişen ekosistem ile insan egosunun her şeyi tekeline almak isteyen kibirli oyunu olan egosistem arasında bir yol ayrımındayız. Teknolojik ilerlemelere, yapay zekâlara, kalabalık metropollere rağmen insan giderek yalnızlaşıyor. Bunun nedeni, çevresindeki canlıları değil, sadece kendini gören bir anlayışın giderek sistemleşmesidir. Oysa doğa hâlâ orada, ısrarla işaret ediyor: Gölgene bir başkasını almazsan köklerin kurur. Rüzgârı sadece kendi yönüne çevirmeye çalışırsan fırtınada savrulursun. Suyu tek başına içersen toprağın çatlar.
İnsanlık, şimdi bu sorunun eşiğindedir: Bir orman gibi birlikte yaşamak mı, yoksa dikenli bir çalılığın arasında yalnız başına büyümeye çalışmak mı? Cevap çok uzakta değil, sadece kendini biraz susturup doğayı dinlemeyi bilen için apaçık ortada:
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine…”
diyerek yol gösteriyor büyük şair… Çünkü her egosistem çöküşle, her ekosistem umutla biter ve umut, hâlâ toprağın altında…
Sevgiyle kalın…