Bir çağın ortasındayız: Seslerin yükseldiği, sözlerin ağırlaştığı, kalplerin nasırlaştığı bir çağ… Modern hayatın sert rüzgârı içinde en önce kaybettiğimiz şeyin “gönül” olduğunu fark etmiyoruz bile. Oysa eski ozanlar, dervişler ve halkın irfanı, gönlün dokunulmaz olduğunu bilirdi. Böylesi bir dönemde, kaleme alınmış sade, ama derinlikli bir şiir, bize unutulan bir hakikati hatırlatıyor: Gönül hem dikkat ister hem de rikkat… (rikkat “incelik”) Şair usulca bize sesleniyor:
“Gönül çalamazsan aşkın sazını,
Ne perdeye dokun ne teli incit.
Eğer çekemezsen gülün nazını,
Ne dikene dokun ne gülü incit.”
Aşkı, sabrı ve edebi bir arada tutamayanın elinde ne sevda kalır ne de insanlık. Sevmek kolaydır, ama sevdiğini incitmeden sevebilmek marifettir. Gerçek sevgi, sadece hazda değil, dikenli yollarda da kendini belli eder. Sevgi, herkesin dilinde, ama çok az insanın gönlünde. Her gönül sazı çalmaz; her söz yaraya merhem olmaz. Sevdaya layık olmayan bir kalp, sadece kendini değil, sevdiğini de yaralar. Sevgiyi yalnız sevinçte arayan, onun gerçek yüzünü göremez.
***
Bugünün dünyasında sevgiyi de sözü de hoyratça kullanıyoruz. Dilimiz kılıçtan keskin, bakışlarımız zehirli birer ok. Oysa ne zaman ki içimizdeki bülbülü susturduk, karganın sesi hoş gelmeye başladı. Şair, yine bizi uyarıyor:
“Dinle ki bülbülü gelesin cûşa,
Karganın nağmesi gider mi hoşa?
Meyvesiz ağacı sallama boşa,
Ne yaprağını dök ne dalı incit.”
İnsanı, sesiyle değil sözüyle tanımak gerek. Güzellikten nasibini almamış kelimeler, karanlık bir dünyayı büyütür. Gönül, bülbül gibi söylerken hoyratlık, karga gibi bağırır. Bu yüzden her söz, bir teraziden geçmeli. Hayat, her zaman meyve vermez, ama meyvesiz bir ağacın gölgesine bile hürmet etmek gerekir. Beklemek, vefalı yüreklere mahsustur. Sabır, kalbin olgun meyvesidir.
***
İnsan ilişkilerinde en çok eksilen şey, belki de vefa. Herkes sevgi arıyor, ama çoğu kimse sevginin gereğini üstlenmiyor. Halbuki beklemek, sabretmek, gerektiğinde susmak da bir sadakattir. Günümüz insanı, sevgiyi büyük laflarla dillendiriyor, ama küçük davranışlarla yok ediyor. Oysa sevgi, çoğu zaman söylenmeyen bir sözde, gözden kaçan bir iyilikte saklıdır.
“Bekle dost kapısın sadık kul isen,
Gönüller tamir et ehl-i dil isen,
Sevda sahrasında Mecnun değilsen
Ne Leyla’yı çağır ne çölü incit.”
Her gönül, tamire muhtaçtır. Sevdiğini iddia edenin önce sabrı kuşanması gerekir. Sevdanın yükünü taşımadan, aşka talip olmak sadece bir heves olur. Mecnun’u Mecnun yapan da Leyla’ya olan aşkına sadakatidir. Hakiki sevda, incitmeden sevebilmeyi bilmektir.
***
Şiirin son dörtlüğü ise hayatın özü gibi duruyor. İnsana sadece “nezaketli ol” demiyor, aynı zamanda “nezakete muhatap olmayı bekleme” diyerek bir erdem eşiği sunuyor:
“Gel haktan ayrılma, Hakk’ı seversen,
Nefsini ıslah et er oğlu ersen,
Hüdai incinir inciden versen,
Ne kimseden incin ne eli incit.”
Ne kimseden incin ne kimseyi incit... Belki de beklentiye girmeden yaşamanın yolu buradan geçiyor. Bu çağrıyı duyabilmek için biraz durmak, biraz susmak, biraz da kendine dönmek gerekiyor. Çünkü dünya, kırılan gönüllerle değil, tamir edilen kalplerle güzelleşecek. Ö. Zülfü Livaneli’nin dediği gibi, “Dünyayı güzellik kurtaracak/ Bir insanı sevmekle başlayacak her şey…”
Büsbütün bir çağ yangınında Âşık Hüdaî’nin şiiri, kalpleri onaran, dilleri yumuşatan, bakışlara merhamet katan bir çağrı. Duyabilene…
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Celâl Görgeç
Gönül çalamazsan aşkın sazını…
Bir çağın ortasındayız: Seslerin yükseldiği, sözlerin ağırlaştığı, kalplerin nasırlaştığı bir çağ… Modern hayatın sert rüzgârı içinde en önce kaybettiğimiz şeyin “gönül” olduğunu fark etmiyoruz bile. Oysa eski ozanlar, dervişler ve halkın irfanı, gönlün dokunulmaz olduğunu bilirdi. Böylesi bir dönemde, kaleme alınmış sade, ama derinlikli bir şiir, bize unutulan bir hakikati hatırlatıyor: Gönül hem dikkat ister hem de rikkat… (rikkat “incelik”) Şair usulca bize sesleniyor:
“Gönül çalamazsan aşkın sazını,
Ne perdeye dokun ne teli incit.
Eğer çekemezsen gülün nazını,
Ne dikene dokun ne gülü incit.”
Aşkı, sabrı ve edebi bir arada tutamayanın elinde ne sevda kalır ne de insanlık. Sevmek kolaydır, ama sevdiğini incitmeden sevebilmek marifettir. Gerçek sevgi, sadece hazda değil, dikenli yollarda da kendini belli eder. Sevgi, herkesin dilinde, ama çok az insanın gönlünde. Her gönül sazı çalmaz; her söz yaraya merhem olmaz. Sevdaya layık olmayan bir kalp, sadece kendini değil, sevdiğini de yaralar. Sevgiyi yalnız sevinçte arayan, onun gerçek yüzünü göremez.
***
Bugünün dünyasında sevgiyi de sözü de hoyratça kullanıyoruz. Dilimiz kılıçtan keskin, bakışlarımız zehirli birer ok. Oysa ne zaman ki içimizdeki bülbülü susturduk, karganın sesi hoş gelmeye başladı. Şair, yine bizi uyarıyor:
“Dinle ki bülbülü gelesin cûşa,
Karganın nağmesi gider mi hoşa?
Meyvesiz ağacı sallama boşa,
Ne yaprağını dök ne dalı incit.”
İnsanı, sesiyle değil sözüyle tanımak gerek. Güzellikten nasibini almamış kelimeler, karanlık bir dünyayı büyütür. Gönül, bülbül gibi söylerken hoyratlık, karga gibi bağırır. Bu yüzden her söz, bir teraziden geçmeli. Hayat, her zaman meyve vermez, ama meyvesiz bir ağacın gölgesine bile hürmet etmek gerekir. Beklemek, vefalı yüreklere mahsustur. Sabır, kalbin olgun meyvesidir.
***
İnsan ilişkilerinde en çok eksilen şey, belki de vefa. Herkes sevgi arıyor, ama çoğu kimse sevginin gereğini üstlenmiyor. Halbuki beklemek, sabretmek, gerektiğinde susmak da bir sadakattir. Günümüz insanı, sevgiyi büyük laflarla dillendiriyor, ama küçük davranışlarla yok ediyor. Oysa sevgi, çoğu zaman söylenmeyen bir sözde, gözden kaçan bir iyilikte saklıdır.
“Bekle dost kapısın sadık kul isen,
Gönüller tamir et ehl-i dil isen,
Sevda sahrasında Mecnun değilsen
Ne Leyla’yı çağır ne çölü incit.”
Her gönül, tamire muhtaçtır. Sevdiğini iddia edenin önce sabrı kuşanması gerekir. Sevdanın yükünü taşımadan, aşka talip olmak sadece bir heves olur. Mecnun’u Mecnun yapan da Leyla’ya olan aşkına sadakatidir. Hakiki sevda, incitmeden sevebilmeyi bilmektir.
***
Şiirin son dörtlüğü ise hayatın özü gibi duruyor. İnsana sadece “nezaketli ol” demiyor, aynı zamanda “nezakete muhatap olmayı bekleme” diyerek bir erdem eşiği sunuyor:
“Gel haktan ayrılma, Hakk’ı seversen,
Nefsini ıslah et er oğlu ersen,
Hüdai incinir inciden versen,
Ne kimseden incin ne eli incit.”
Ne kimseden incin ne kimseyi incit... Belki de beklentiye girmeden yaşamanın yolu buradan geçiyor. Bu çağrıyı duyabilmek için biraz durmak, biraz susmak, biraz da kendine dönmek gerekiyor. Çünkü dünya, kırılan gönüllerle değil, tamir edilen kalplerle güzelleşecek. Ö. Zülfü Livaneli’nin dediği gibi, “Dünyayı güzellik kurtaracak/ Bir insanı sevmekle başlayacak her şey…”
Büsbütün bir çağ yangınında Âşık Hüdaî’nin şiiri, kalpleri onaran, dilleri yumuşatan, bakışlara merhamet katan bir çağrı. Duyabilene…
Gönlünüze aldığınızın gönlünüzü almayı bilmesi dileğiyle... Sevgiyle kalın...