“Herkesin putu kendine şirin, herkes başkasının putuna İbrahim”
Yazının Giriş Tarihi: 12.08.2025 15:43
Yazının Güncellenme Tarihi: 12.08.2025 15:45
İnsanlar, tarih boyunca putlar yapmış. Önceleri taştan, tunçtan, altından; sonra kelimelerden, fikirlerden, tutkularından. Çekiç darbeleriyle biçim verdiği heykellerin yerini zamanla görünmez heykeller almış: Alışkanlıklar, ideolojiler, zaaflar, bağımlılıklar. Garip olan şu ki, insan kendi elleriyle yarattığı bu putlara kendi iradesiyle zincir vurmuş.
Ömer Lütfi Mete’nin kısa, ama keskin dizesi, unutulmaması gereken bir gerçeği sert bir şekilde hatırlatır: “Herkesin putu kendine şirin, herkes başkasının putuna İbrahim.” Bu ifade, iki yönlü bir eleştiridir. İlki, bireysel düzeydeki körlüğümüze dairdir: Kendi tutkularımıza dokunulmasını istemez, onları kutsal bir bölge gibi koruruz. İkincisi ise toplumsal çifte standardımıza işaret eder: Başkalarının değerlerini, alışkanlıklarını, inançlarını yıkmaya hevesliyizdir. Kısacası, başkasının putuna karşı cesaretimiz, kendi putlarımız karşısındaki korkaklığımızı gizler. Başkasının kutsalını sorgulamak kolaydır; mesele, kendi yücelttiğimiz şeylere baltayı vurabilmektir.
Asaf Hâlet Çelebi’nin “İbrahim” şiiri, bu ikiyüzlülüğün ötesine geçer ve meseleyi bireyin iç dünyasında, şiirsel bir gerilimle işler. Şair, “içimdeki putları devir” çağrısıyla başlar ve hemen ardından, putların yıkılmasının ardından bile onların yerine yenilerinin konduğunu sorar: “Kırılan putların yerine yenilerini koyan kim?” Bu soru, insanın psikolojik yapısına dair önemli bir gerçeğe temas eder. Psikoloji, boşluk hissinin insan için dayanılmaz olduğunu söyler. Bu yüzden, bir bağımlılıktan kurtulan kişi çoğu zaman başka bir bağımlılık geliştirir; bir inanç, ideoloji ya da ilişki yitirildiğinde yerine hızla bir yenisi konur. Zihin ve kalp, boş kalmak yerine yeniden dolmayı tercih eder. Bu da put kırmanın süreklilik isteyen, bitmeyen bir mücadele olduğunu gösterir.
Şair, kendi içindeki putların kırılışını, buzdan bir evin güneşle yıkılışı gibi tasvir eder. Şiirde geçen “güneşin buzdan evi yıkması” imgesi, dışsal bir gücün, bireyin kendi inşa ettiği yapıları altüst etmesini simgeler. Buradaki buzdan ev, kırılgan ideallerin ve geçici mutlulukların sembolüdür. Güneş ise hem aydınlatıcı hem de yıkıcı bir kuvvettir: Gerçeğin ışığı, yanılsamaların erimesine yol açar; fakat bu yıkım, yalnızca acı değil, aynı zamanda yenilenme ihtimalini de taşır.
Şiirdeki İbrahim figürü, kutsal metinlerdeki put kıran peygamberin ötesinde, bir vicdan ve bilinç simgesine dönüşür. Güneşi evine sokan kimdir? Putu gönül sanıp kıran kimdir? Bu sorular, insanın hem dışarıya hem kendine yönelttiği sorgulamaları işaret eder. Zira hayat, çoğu zaman kendi ellerimizle ördüğümüz buzdan evleri yine kendi ellerimizle yıkmamızı bekler.
Psikolojik açıdan bakıldığında, put kırmak, bir tür “içsel devrim”dir. İnsan, kendi içinde otorite kurmuş olan korkularını, saplantılarını, şartlanmış yargılarını yıkmadıkça gerçek özgürlükten söz edemez. Bu süreç sancılıdır; çünkü putların yıkılması, aynı zamanda güvenli ama yanıltıcı konfor alanlarının yok olması demektir. Yine de buzdan evlerin erimesine izin vermek, güneşi içeri almak, önünde sonunda insanı hakikate biraz daha yaklaştırır.
Belki de asıl cesaret, başkalarının putlarına İbrahim kesilmeden önce, kendi putlarımızın karşısına dikilebilmektir. Çünkü insan, kendine şirin gelen putları kırmadan gerçek anlamda özgürleşemez. Sonuç olarak, Ömer Lütfi Mete’nin tek cümlelik tespitinden Asaf Hâlet Çelebi’nin içsel sorgulamasına uzanan bu yol, bize şunu hatırlatır: Başkalarının putlarına İbrahim kesilmek kolay, kendi putlarımız karşısında İbrahim olmak ise asıl sınavdır. Gönülleri ise kırılacak bir put olarak görmemek ise diğer bir sınavdır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Celâl Görgeç
“Herkesin putu kendine şirin, herkes başkasının putuna İbrahim”
İnsanlar, tarih boyunca putlar yapmış. Önceleri taştan, tunçtan, altından; sonra kelimelerden, fikirlerden, tutkularından. Çekiç darbeleriyle biçim verdiği heykellerin yerini zamanla görünmez heykeller almış: Alışkanlıklar, ideolojiler, zaaflar, bağımlılıklar. Garip olan şu ki, insan kendi elleriyle yarattığı bu putlara kendi iradesiyle zincir vurmuş.
Ömer Lütfi Mete’nin kısa, ama keskin dizesi, unutulmaması gereken bir gerçeği sert bir şekilde hatırlatır: “Herkesin putu kendine şirin, herkes başkasının putuna İbrahim.” Bu ifade, iki yönlü bir eleştiridir. İlki, bireysel düzeydeki körlüğümüze dairdir: Kendi tutkularımıza dokunulmasını istemez, onları kutsal bir bölge gibi koruruz. İkincisi ise toplumsal çifte standardımıza işaret eder: Başkalarının değerlerini, alışkanlıklarını, inançlarını yıkmaya hevesliyizdir. Kısacası, başkasının putuna karşı cesaretimiz, kendi putlarımız karşısındaki korkaklığımızı gizler. Başkasının kutsalını sorgulamak kolaydır; mesele, kendi yücelttiğimiz şeylere baltayı vurabilmektir.
Asaf Hâlet Çelebi’nin “İbrahim” şiiri, bu ikiyüzlülüğün ötesine geçer ve meseleyi bireyin iç dünyasında, şiirsel bir gerilimle işler. Şair, “içimdeki putları devir” çağrısıyla başlar ve hemen ardından, putların yıkılmasının ardından bile onların yerine yenilerinin konduğunu sorar: “Kırılan putların yerine yenilerini koyan kim?” Bu soru, insanın psikolojik yapısına dair önemli bir gerçeğe temas eder. Psikoloji, boşluk hissinin insan için dayanılmaz olduğunu söyler. Bu yüzden, bir bağımlılıktan kurtulan kişi çoğu zaman başka bir bağımlılık geliştirir; bir inanç, ideoloji ya da ilişki yitirildiğinde yerine hızla bir yenisi konur. Zihin ve kalp, boş kalmak yerine yeniden dolmayı tercih eder. Bu da put kırmanın süreklilik isteyen, bitmeyen bir mücadele olduğunu gösterir.
Şair, kendi içindeki putların kırılışını, buzdan bir evin güneşle yıkılışı gibi tasvir eder. Şiirde geçen “güneşin buzdan evi yıkması” imgesi, dışsal bir gücün, bireyin kendi inşa ettiği yapıları altüst etmesini simgeler. Buradaki buzdan ev, kırılgan ideallerin ve geçici mutlulukların sembolüdür. Güneş ise hem aydınlatıcı hem de yıkıcı bir kuvvettir: Gerçeğin ışığı, yanılsamaların erimesine yol açar; fakat bu yıkım, yalnızca acı değil, aynı zamanda yenilenme ihtimalini de taşır.
Şiirdeki İbrahim figürü, kutsal metinlerdeki put kıran peygamberin ötesinde, bir vicdan ve bilinç simgesine dönüşür. Güneşi evine sokan kimdir? Putu gönül sanıp kıran kimdir? Bu sorular, insanın hem dışarıya hem kendine yönelttiği sorgulamaları işaret eder. Zira hayat, çoğu zaman kendi ellerimizle ördüğümüz buzdan evleri yine kendi ellerimizle yıkmamızı bekler.
Psikolojik açıdan bakıldığında, put kırmak, bir tür “içsel devrim”dir. İnsan, kendi içinde otorite kurmuş olan korkularını, saplantılarını, şartlanmış yargılarını yıkmadıkça gerçek özgürlükten söz edemez. Bu süreç sancılıdır; çünkü putların yıkılması, aynı zamanda güvenli ama yanıltıcı konfor alanlarının yok olması demektir. Yine de buzdan evlerin erimesine izin vermek, güneşi içeri almak, önünde sonunda insanı hakikate biraz daha yaklaştırır.
Belki de asıl cesaret, başkalarının putlarına İbrahim kesilmeden önce, kendi putlarımızın karşısına dikilebilmektir. Çünkü insan, kendine şirin gelen putları kırmadan gerçek anlamda özgürleşemez. Sonuç olarak, Ömer Lütfi Mete’nin tek cümlelik tespitinden Asaf Hâlet Çelebi’nin içsel sorgulamasına uzanan bu yol, bize şunu hatırlatır: Başkalarının putlarına İbrahim kesilmek kolay, kendi putlarımız karşısında İbrahim olmak ise asıl sınavdır. Gönülleri ise kırılacak bir put olarak görmemek ise diğer bir sınavdır.
Yazımı, Asaf Halet Çelebi’nin “İbrahim” şiiriyle bitirmek isterim:
“ibrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim
güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim
asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim”