Hava Durumu

İçte kayıp, dışta ayan…

Yazının Giriş Tarihi: 09.07.2025 12:39
Yazının Güncellenme Tarihi: 12.07.2025 07:48

“Ayan idi insan âlem içinde,

İnsan kayıp kendi içinde…”

Bir adımla, bir bakışla, bir sözle, bir hareketle... İnsan, yaşadığı âlemde varlığını inşa eder. Adı vardır, kimliği, unvanı, mevkii, aidiyeti... Gün gelir, bir davet listesinde ilk sıradadır; bazen bir cenaze duasında onun adı okunur, bazen de kalabalıklar içinde tanınan, bilinen, hatırlanan biri olur. Ne var ki, görünürlük ile varoluş arasındaki uçurum, çoğu zaman sessizce derindir. İnsan, ayan (=gözle görünen, açık, belirgin) olurken başkalarına, kendine meçhul kalır. Zira kalabalıklarda görünmek kolaydır; asıl marifet, o kalabalıklar arasında kendine kaybolmadan tutunabilmektir. Çünkü en büyük yitiklik, dışarıdan değil, içeriden gelir. Aynaya her sabah aynı yüzle bakarken bile tanıyamamak kendini… Gülümserken içten içe sönmek, konuşurken iç sesin susmuş olması, işte o derin kayboluşun işaretleridir.

Günümüz insanı, görünürlüğün peşinde tükenirken içinin sesini yitirmiştir. Kendini sürekli ifade etmek zorunda hisseder, ama ne hissettiğini bilmez. Paylaştığı her şey bir izlenimdir; çoğu zaman, içsel bir hakikatin değil, dışsal bir beklentinin iz düşümüdür. Oysa insan, dış âleme bu kadar ayan olup da kendi içine bu denli yabancı kalmamalıydı.

Bir zamanlar “kendini bilmek”, hikmetin başlangıcı sayılırdı. Kendini tanımadan başkasını anlayamazdı insan. Oysa şimdi, kendine dair soruları sormaktan kaçtığımız bir çağda yaşıyoruz. “Ben kimim?”, “Gerçekte ne hissediyorum?”, “Nereye aitim?” soruları, çoğu zaman cevapsız bir boşlukta yankılanıyor. Bu temel sorular bile çoğu insanın dilinden düşmüş, zihninden silinmiş durumda. Çünkü insan, kendine dair olanı konuşmayı değil, kaçmayı öğreniyor. Oysa kaçtığımız ne varsa içimizde bir gölge gibi büyümeye devam ediyor.

İç dünya, sessizdir; öyle ki bu sessizliğin içinde yankılanan tek ses, kişinin kendi sesidir. Ama işte tam da bu sebepten ötürü, o dünyaya adım atmak çoğu kez ürkütücüdür. İnsan, başkalarının gözünde güçlü görünmek için kendi kırgınlıklarını unutur, bastırır. Gülümser, çünkü ağlamanın karşılığı yoktur artık. Güçlü görünür, çünkü zayıflığın dili anlaşılmaz hâle gelmiştir. Ne var ki, insan ancak içindeki o karanlık dehlizlere inmeye cesaret ettiğinde kendisini gerçekten bulmaya başlar. Kendini bilmek, bir yüzleşme sürecidir. Bu süreç, kırık aynalara bakmaktır; yamalı yanlarını, eksik parçalarını görmek, kabul etmek ve nihayet onarmaktır.  Çünkü her insan, biraz da kendi karanlığında büyür ve ışık, en çok içteki o karanlıkla barışıldığında parlar. Paulo Coelho, Simyacı kitabında şöyle der: “En karanlık an, şafak sökmeden önceki andır.” Demek ki, karanlığın en koyu olduğu an, aydınlığın en yakın olduğu zamandır. Belki de insan, içten içe kaybolmayı göze almadan kendini bulamaz. Belki de bu yüzden, hayat dediğimiz uzun yolculuk, önce içimize doğru yapılmalıdır. Dışarıda ne kadar ayan olsak da içte kaybolduysak o görünürlüğün bir anlamı yoktur.

Bugün, başkalarına görünür olmayı değil, kendine görünmeyi seçmek gerek. Herkesin bildiği bir adın, herkesin tanıdığı bir yüzün ötesinde, sadece kendi yüreğinin tanıdığı bir benliği hatırlamak gerek. İçimizde kaybolanı aramak, belki de yeniden doğmanın en sessiz ama en sahici biçimidir. Zira insan, kendi içine doğru yürümeyi öğrenmeden âlemde hiçbir yere varamaz. Bugünkü yazımı Cahit Zarifoğlu’nun şu şiiriyle tamamlamak isterim:

“bir kalbiniz vardır, onu tanıyınız

bir şehir kadar kalabalıktır bazıları

bir dehliz kadar karanlıktır bazıları

konuşurlar

isterler

susarlar

dinlememişseniz nice yıl kalbinizi

ev meslek iş para geçim diyerek

düşünün şimdi bir de

şehirlerde kasaba ve köylerde

başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu”

 

Kalbinizle söyleşmeyi unutmamanız dileğiyle, sevgiyle kalın…

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.