Gerçekten de insan, yaşadığı yere benzer mi? Cansever’ e göre, evet, insan yaşadığı yere benzer. Bir taşın soğukluğunu omzunda taşır, bir duvarın gölgesini yüzünde. Sokak lambalarının ışığı, gecenin nemi, pencereden görülen ilk manzara… Hepsi yavaş yavaş insanın diline, yürüyüşüne, bakışına karışır.
Deniz kıyısında yaşayanların bakışı, hep uzak ufuklara doğru açılır; rüzgârla hafifçe tuzlanmış gözkapakları, maviyi daha iyi görür. Deniz, konuşmalarına bile dalga sesi katmıştır.
Dağ başında yaşayanlar ise sessizliği bilir; kar eriyince toprağın kokusunu, rüzgârın dalga yerine çam dallarını nasıl titrettiğini ve geceleri göğün karanlığında yıldızların yerini ezbere bilirler.
Şehirdekiler sözlerini trafik gürültüsüne uydurur; bekleyişlerini kırmızı ışıkların süresine, umutlarını ise yeşile bağlar. Kalabalık, onların adımlarını hızlandırır; bu yüzden bazen kendi gölgelerinden bile önce varırlar gidecekleri yere.
Yaşadığımız yer, içimizde görünmez bir harita çizer. Sabah uyandığımızda gördüğümüz ilk manzara, günün cümlelerini çoktan yazmıştır. Yağmurun eksik olmadığı yerlerde insanlar şemsiyeyi değil, sabrı taşır. Güneşin yakıcı olduğu yerlerde gölge, sadece serinlik değil, dost sohbetlerinin de mekânıdır.
Bazen bir mendilin köşesine sinmiş kan lekesi gibi, yaşadığımız yerin izleri de üzerimizden çıkmaz. Gözlerimiz, çocukluğumuzun geçtiği sokağın rengine boyalıdır hâlâ. Mahalledeki meyve ağaçlarına dalan çocukların neşesi, pazar yerindeki bağırışlar, komşunun kapı önünde elediği un… Bazen de Cansever’in dediği gibi, dağılmış pazar yerlerine benzeriz. Bazen mavi nurdan bir ırmağın akışı derinlik katar insana, bazen Toros dağları gibi dik başlılık... Bunların hepsi, biz fark etmesek bile, ruhumuzun malzemesidir ve insan, farkında olmadan yaşadığı yeri taşır üzerinde; konuşmasında, susuşunda, mendilindeki lekede, cebindeki taşta…
Belki de bu yüzden, yer değiştirenler kendilerini bir süre tanıyamaz. Yeni bir şehre vardığında önce kokular değişir; ekmeğin mayası başka, akşam rüzgârı farklıdır. Sesler yabancıdır; horoz başka öter, sokak kedisi başka miyavlar. İnsan, bir süre kendi sesine bile yabancılaşır. Çünkü aynası değişmiştir. Yeni bir şehir, insanın üzerine bambaşka bir gölge bırakır ve o gölge, eski benliğin üzerine ince bir perde gibi serilir. O perde, zamanla aralanır ya da kalıcı olur; bu, insanın yeni yere ne kadar kök saldığına bağlıdır.
Yaşadığımız yer, yalnızca bizi şekillendirmez, biz de onu yeniden üretiriz. Konuşmamızda, tavrımızda, hatta sessizliğimizde bile mekânın izleri vardır. Bir şehir, insanın hem aynası hem de yaratıcısıdır. Belki de bu yüzden, hangi yoldan geçersek geçelim, içimizde hep çocukluğumuzun kaldırımlarını taşırız. Yağmur sonrası toprak kokusunu duyduğumuzda, birden eski bir yaz akşamına dönüveririz. Bir pencere kenarından sarkan sardunyayı gördüğümüzde aklımıza eski bir komşu gelir.
Sonunda anlarız ki yaşadığımız yer, yalnızca bir adres değildir. O, ruhumuzun mimarıdır. Ekler Nâzım Hikmet, “İnsanın yurdu bir kat daha kendinin olur; toprağına, suyuna karıştıkça kanı. Yaşamış sayılmaz zaten yurdu için ölmesini bilmeyen millet...” Yaşadığımız yer, yalnızca bir adres değil, içimizdeki haritanın ta kendisidir. O harita, bazen bir mendilin köşesindeki kan lekesi gibi kalır üzerimizde; çıkmaz, silinmez. Çünkü insan, yaşadığı yere benzer ve bazen, en çok benzediğimiz yer, geride bıraktığımızdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Celâl Görgeç
İnsan yaşadığı yere benzer
“Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine”
(*Edip Cansever, Mendilimde Kan Sesleri)
Gerçekten de insan, yaşadığı yere benzer mi? Cansever’ e göre, evet, insan yaşadığı yere benzer. Bir taşın soğukluğunu omzunda taşır, bir duvarın gölgesini yüzünde. Sokak lambalarının ışığı, gecenin nemi, pencereden görülen ilk manzara… Hepsi yavaş yavaş insanın diline, yürüyüşüne, bakışına karışır.
Deniz kıyısında yaşayanların bakışı, hep uzak ufuklara doğru açılır; rüzgârla hafifçe tuzlanmış gözkapakları, maviyi daha iyi görür. Deniz, konuşmalarına bile dalga sesi katmıştır.
Dağ başında yaşayanlar ise sessizliği bilir; kar eriyince toprağın kokusunu, rüzgârın dalga yerine çam dallarını nasıl titrettiğini ve geceleri göğün karanlığında yıldızların yerini ezbere bilirler.
Şehirdekiler sözlerini trafik gürültüsüne uydurur; bekleyişlerini kırmızı ışıkların süresine, umutlarını ise yeşile bağlar. Kalabalık, onların adımlarını hızlandırır; bu yüzden bazen kendi gölgelerinden bile önce varırlar gidecekleri yere.
Yaşadığımız yer, içimizde görünmez bir harita çizer. Sabah uyandığımızda gördüğümüz ilk manzara, günün cümlelerini çoktan yazmıştır. Yağmurun eksik olmadığı yerlerde insanlar şemsiyeyi değil, sabrı taşır. Güneşin yakıcı olduğu yerlerde gölge, sadece serinlik değil, dost sohbetlerinin de mekânıdır.
Bazen bir mendilin köşesine sinmiş kan lekesi gibi, yaşadığımız yerin izleri de üzerimizden çıkmaz. Gözlerimiz, çocukluğumuzun geçtiği sokağın rengine boyalıdır hâlâ. Mahalledeki meyve ağaçlarına dalan çocukların neşesi, pazar yerindeki bağırışlar, komşunun kapı önünde elediği un… Bazen de Cansever’in dediği gibi, dağılmış pazar yerlerine benzeriz. Bazen mavi nurdan bir ırmağın akışı derinlik katar insana, bazen Toros dağları gibi dik başlılık... Bunların hepsi, biz fark etmesek bile, ruhumuzun malzemesidir ve insan, farkında olmadan yaşadığı yeri taşır üzerinde; konuşmasında, susuşunda, mendilindeki lekede, cebindeki taşta…
Belki de bu yüzden, yer değiştirenler kendilerini bir süre tanıyamaz. Yeni bir şehre vardığında önce kokular değişir; ekmeğin mayası başka, akşam rüzgârı farklıdır. Sesler yabancıdır; horoz başka öter, sokak kedisi başka miyavlar. İnsan, bir süre kendi sesine bile yabancılaşır. Çünkü aynası değişmiştir. Yeni bir şehir, insanın üzerine bambaşka bir gölge bırakır ve o gölge, eski benliğin üzerine ince bir perde gibi serilir. O perde, zamanla aralanır ya da kalıcı olur; bu, insanın yeni yere ne kadar kök saldığına bağlıdır.
Yaşadığımız yer, yalnızca bizi şekillendirmez, biz de onu yeniden üretiriz. Konuşmamızda, tavrımızda, hatta sessizliğimizde bile mekânın izleri vardır. Bir şehir, insanın hem aynası hem de yaratıcısıdır. Belki de bu yüzden, hangi yoldan geçersek geçelim, içimizde hep çocukluğumuzun kaldırımlarını taşırız. Yağmur sonrası toprak kokusunu duyduğumuzda, birden eski bir yaz akşamına dönüveririz. Bir pencere kenarından sarkan sardunyayı gördüğümüzde aklımıza eski bir komşu gelir.
Sonunda anlarız ki yaşadığımız yer, yalnızca bir adres değildir. O, ruhumuzun mimarıdır. Ekler Nâzım Hikmet, “İnsanın yurdu bir kat daha kendinin olur; toprağına, suyuna karıştıkça kanı. Yaşamış sayılmaz zaten yurdu için ölmesini bilmeyen millet...” Yaşadığımız yer, yalnızca bir adres değil, içimizdeki haritanın ta kendisidir. O harita, bazen bir mendilin köşesindeki kan lekesi gibi kalır üzerimizde; çıkmaz, silinmez. Çünkü insan, yaşadığı yere benzer ve bazen, en çok benzediğimiz yer, geride bıraktığımızdır.