Kâğıda dökülmüş her kitap, nihayetinde bir insanın zihninden ve kalbinden süzülerek var olur. Fakat insanın kendisi zamanla yazılan, satırları yaşadıklarıyla şekillenen, her bakışta farklı anlamlar taşıyan, eşsiz bir metindir. Bu yüzden Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin o yalın, ama çarpıcı ifadesinde saklı olan bir sır vardır: “Okunacak en büyük kitap insandır.”
İnsanı anlamak, onu okumayı bilmekle başlar. Ancak bu okuma, ne bir edebî eseri çözümlemek gibidir ne de bir bilimsel metni analiz etmeye benzer. İnsan, iç içe geçmiş katmanlardan oluşan bir kitap gibidir: İlk bakışta sade görünse de derinlere indikçe karşımıza çıkan şey, zamanın ve yaşanmışlıkların birikimidir. İnsanı okumak için yalnızca göz yeterli değildir; yürekle bakmak, sezgiyle dinlemek, sabırla beklemek gerekir.
Modern çağın en büyük yanılgılarından biri, insanı düz cümlelerle tanımlamaya kalkmasıdır. “Güçlü”, “zayıf”, “neşeli”, “karamsar” gibi tek kelimelik etiketler, derinliği olan bir varlığı basitleştirme çabasıdır aslında. Oysa bir insanın gülüşü bile tek başına bir hikâyedir. İçinde bastırılmış öfkeler, gizli sevinçler, yarım kalmış hayaller, kabullenilmiş yalnızlıklar barındırır. İnsan okunmazsa anlaşılmaz; anlaşılmazsa önyargıların elinde parçalanır.
Bir insanı okumak; sadece söylediklerini değil, söylediklerinin ardındaki suskunluğu da fark etmeyi gerektirir. Duruşunda saklı kaygıyı, gözlerinde dolaşan bir çocukluk özlemini, telaffuzu bozulmuş bir sözcüğün ardındaki utancı görebilmek gerekir. Zira insan, çoğu zaman en çok konuşmadığı şeylerde kendini açığa vurur. Bu yüzden birini anlamak için uzun cümlelere ihtiyaç duyulmaz. İnsan kimi zaman suskunluğunun duyulmasını ister. Oğuz Atay’ın da dediği gibi, “Çok şey vardı anlatılacak, o yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı?”
Başka bir ozanımız ise deyişinde insanı kitaptan ayrı görmemeyi öğütleyerek insanın sınırsız bir umman olduğunu söyler:
“Bana okudun mu diye sormayın,
Kitap okumadım insan okudum,
Kitabı insandan ayrı görmeyin,
İnsanı sınırsız umman okudum.”
***
Bazen bir insanı yıllardır tanıdığımızı zannederiz, ama onun sadece giriş bölümünü okumuşuzdur; çünkü bazıları, en karanlık sayfalarını kolay kolay açmaz. Kendini saklamayı bir savunma biçimi olarak benimsemiş nice ruh vardır; yaralarını göstermek yerine susmayı seçen, yardım istemek yerine gülümseyen. Bu yüzden gerçek anlamda okumak, sadece duymak değil, duyuşun derinliğine inmektir.
***
İnsanı okumak, aslında diğerlerini tanımaktan önce kendini tanımaktır. İnsan kendine de yabancıdır çoğu zaman. Hayat, onu öyle çok yeniden yazar ki kişi kendi kitabının bile son paragrafını tahmin edemez hâle gelir. Geçmişi anımsadığında, “Ben miydim bunu yaşayan?” diye sorar. Çünkü insan, değişen ve dönüşen bir nehir / metindir. Bugünün bakışıyla dünün acısını yeniden okur ve anlamlandırır. İşte bu yüzden, yalnızca başkalarını değil, kendimizi de okuyabilmek, en az onlar kadar zordur.
İnsanı okumak, bir çocuğun gözlerinde hayretle parlayan merakı, yaşlı birinin ellerinde zamanın izlerini, bir annenin suskunluğundaki kaygıyı fark edebilmektir. Bazen sadece durarak, dinleyerek, susarak bu kitabın en derin satırlarını keşfetmek mümkündür. Her biri ayrı bir evren, ayrı bir kıssa, ayrı bir sır… Kimi acıyla yazılmıştır, kimi umutla, kimi hâlâ yazılmakta, kimi ise sessizce kapanmak üzeredir; ama hepsi bir bütün olarak kâinatın en karmaşık, en çarpıcı, en okunmaya değer kitabını oluşturur: İnsan.
Sevgiyle kalın…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Celâl Görgeç
Okunacak en büyük kitap
Kâğıda dökülmüş her kitap, nihayetinde bir insanın zihninden ve kalbinden süzülerek var olur. Fakat insanın kendisi zamanla yazılan, satırları yaşadıklarıyla şekillenen, her bakışta farklı anlamlar taşıyan, eşsiz bir metindir. Bu yüzden Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin o yalın, ama çarpıcı ifadesinde saklı olan bir sır vardır: “Okunacak en büyük kitap insandır.”
İnsanı anlamak, onu okumayı bilmekle başlar. Ancak bu okuma, ne bir edebî eseri çözümlemek gibidir ne de bir bilimsel metni analiz etmeye benzer. İnsan, iç içe geçmiş katmanlardan oluşan bir kitap gibidir: İlk bakışta sade görünse de derinlere indikçe karşımıza çıkan şey, zamanın ve yaşanmışlıkların birikimidir. İnsanı okumak için yalnızca göz yeterli değildir; yürekle bakmak, sezgiyle dinlemek, sabırla beklemek gerekir.
Modern çağın en büyük yanılgılarından biri, insanı düz cümlelerle tanımlamaya kalkmasıdır. “Güçlü”, “zayıf”, “neşeli”, “karamsar” gibi tek kelimelik etiketler, derinliği olan bir varlığı basitleştirme çabasıdır aslında. Oysa bir insanın gülüşü bile tek başına bir hikâyedir. İçinde bastırılmış öfkeler, gizli sevinçler, yarım kalmış hayaller, kabullenilmiş yalnızlıklar barındırır. İnsan okunmazsa anlaşılmaz; anlaşılmazsa önyargıların elinde parçalanır.
Bir insanı okumak; sadece söylediklerini değil, söylediklerinin ardındaki suskunluğu da fark etmeyi gerektirir. Duruşunda saklı kaygıyı, gözlerinde dolaşan bir çocukluk özlemini, telaffuzu bozulmuş bir sözcüğün ardındaki utancı görebilmek gerekir. Zira insan, çoğu zaman en çok konuşmadığı şeylerde kendini açığa vurur. Bu yüzden birini anlamak için uzun cümlelere ihtiyaç duyulmaz. İnsan kimi zaman suskunluğunun duyulmasını ister. Oğuz Atay’ın da dediği gibi, “Çok şey vardı anlatılacak, o yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı?”
Başka bir ozanımız ise deyişinde insanı kitaptan ayrı görmemeyi öğütleyerek insanın sınırsız bir umman olduğunu söyler:
“Bana okudun mu diye sormayın,
Kitap okumadım insan okudum,
Kitabı insandan ayrı görmeyin,
İnsanı sınırsız umman okudum.”
***
Bazen bir insanı yıllardır tanıdığımızı zannederiz, ama onun sadece giriş bölümünü okumuşuzdur; çünkü bazıları, en karanlık sayfalarını kolay kolay açmaz. Kendini saklamayı bir savunma biçimi olarak benimsemiş nice ruh vardır; yaralarını göstermek yerine susmayı seçen, yardım istemek yerine gülümseyen. Bu yüzden gerçek anlamda okumak, sadece duymak değil, duyuşun derinliğine inmektir.
***
İnsanı okumak, aslında diğerlerini tanımaktan önce kendini tanımaktır. İnsan kendine de yabancıdır çoğu zaman. Hayat, onu öyle çok yeniden yazar ki kişi kendi kitabının bile son paragrafını tahmin edemez hâle gelir. Geçmişi anımsadığında, “Ben miydim bunu yaşayan?” diye sorar. Çünkü insan, değişen ve dönüşen bir nehir / metindir. Bugünün bakışıyla dünün acısını yeniden okur ve anlamlandırır. İşte bu yüzden, yalnızca başkalarını değil, kendimizi de okuyabilmek, en az onlar kadar zordur.
İnsanı okumak, bir çocuğun gözlerinde hayretle parlayan merakı, yaşlı birinin ellerinde zamanın izlerini, bir annenin suskunluğundaki kaygıyı fark edebilmektir. Bazen sadece durarak, dinleyerek, susarak bu kitabın en derin satırlarını keşfetmek mümkündür. Her biri ayrı bir evren, ayrı bir kıssa, ayrı bir sır… Kimi acıyla yazılmıştır, kimi umutla, kimi hâlâ yazılmakta, kimi ise sessizce kapanmak üzeredir; ama hepsi bir bütün olarak kâinatın en karmaşık, en çarpıcı, en okunmaya değer kitabını oluşturur: İnsan.
Sevgiyle kalın…