“Ol Manavgatlılar ki Manavgat içredir, Manavgat’ı bilmezler”
Yazının Giriş Tarihi: 10.09.2025 11:34
Yazının Güncellenme Tarihi: 10.09.2025 11:37
Divan şairi Hayalî Bey’in meşhur beytinde geçen “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler” sözü, balıkların denizin içinde yaşamalarına rağmen denizi fark edemeyişlerini dile getirir. Bu dizeler, insanın yaşadığı hakikatin farkına varamayışını, yanı başında duran güzelliği göremeyişini, alışılmışın gözü kör eden ağırlığını dile getirir.
İçinde yaşadığımız güzellikler çoğu kez gözümüzün önünde olsa da fark edemeyiz. Alışkanlık, farkındalığın üzerine bir perde çeker. İnsan, en kıymetli zenginlikleri yanı başında taşımasına rağmen onların değerini çoğu kez ancak kaybettiğinde anlar. Dostluk, sevgi, sağlık yahut yaşadığımız şehir… Bunların her biri hayatımızın tam ortasında yer alır; fakat gözün alışkanlığı onları sıradanlaştırır. Tıpkı denizin içinde yaşayıp denizi bilmeyen balıklar gibi, insanlar da kendi içlerindeki ve çevrelerindeki kıymetleri görmezden gelme eğilimindedir. Bu körleşmenin sebebi kimi zaman gündelik hayatın telaşıdır, kimi zaman da her şeye yüzeysel olarak bakmaya alışmamız. Şairin asırlar önce dile getirdiği bu hakikat, bugün de aynı geçerlilik ve keskinlikle karşımızda durmaktadır.
Her gün önünden geçilen bir çiçeğin kokusu artık duyulmaz olur; gökyüzünde her akşam kızaran güneş batışı, sıradan bir manzaraya dönüşür; hatta annemizin sesi, çocukluğumuzun kokusu, evimizin eşiği… Hepsi bir gün “alışkanlık” denen kalın sisin ardında silikleşir. İnsan, aslında en büyük zenginliği tam ortasında yaşarken kendi körlüğünün kurbanıdır.
***
Bugünkü yazımda Hayalî Bey’in meşhur dizesinden mülhem olarak şu ifadeyi dile getirmek istedim: “Ol Manavgatlılar ki Manavgat içredir, Manavgat’ı bilmezler.” Manavgat, kimilerinin doğduğu, kimilerinin doyduğu; kimileri içinse her iki yönüyle de kıymetli bir şehirdir. Her insanın memleketini değerli ve güzel görmesi kadar tabii bir şey yoktur; fakat Manavgat’ın bu genel kabullerin ötesinde müstesna bir yerde bulunduğu da aşikârdır.
Dünyadaki pek çok şehre nasip olmayan doğal ve tarihî güzellikleriyle, ülkemize kattığı ekonomik ve sosyal katkıyla çok farklı bir yerde olması gereken Manavgat, maalesef sahipsizliğiyle de müstesna bir yer işgal ediyor. Avrupa’da aynı özelliklere sahip bir şehir olsa belki de başkentliğe aday gösterilirdi, demek abartılı olmayacaktır. Binlerce yıllık tarihin pek çok antik kentle, doğanın yeşilliğinin özgür suların maviliğiyle buluşmasıyla ülkemizin en önemli turizmlerinden birini teşkil ediyor. Bugün Manavgat, İspanya’nın tamamında bulunan beş yıldızlı otellerden daha fazlasını barındırmaktadır. Antalya’da en çok turisti ağırlayan ilçe konumundadır. Ekonomik açıdan ise Türkiye’nin elliden fazla ilinden daha fazla vergi ödemektedir. Kış aylarında 300 bini aşkın nüfus, yaz aylarında milyonlarca kişiye ulaşmaktadır. Ancak Manavgat, bütün bu özelliklerine ve katkılarına rağmen, hak ettiği değeri ve hizmeti görmemektedir. Doğudan batıya yüzbinlerce insana iş imkânı sağlayan bu şehirde kazanılan para, çoğu kez Manavgat’ın kendisine dönmemektedir.
Kültürel açıdan bakıldığında Manavgat, Yörük Türkmenlerinin en önemli ana yurtlarından biridir. Coğrafî olarak ise Antalya’nın en büyük ilçelerinden olan Manavgat, Türkiye’nin en düzenli akan iki nehrinden birine sahip olmasıyla ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Ayrıca dünyanın en uzun yeraltı su kaynağı da burada bulunur. Cumhuriyet tarihinin en büyük orman yangınını atlatsa da Toros Dağları’nın eteklerinde ormanlar inatla yeniden yeşermektedir. Köprülü Kanyon çağlamaya devam etmekte, şelale durmaksızın akmaktadır.
Bir şehri kıymetli kılan yalnızca doğal güzellikleri değildir. Orada yaşayan insanların belleği, kültürü ve emeği de şehre ruhunu verir. Fakat insan çoğu kez bütün bu güzelliklerin içinde yaşarken onların değerini fark edemez. Tüm bu anlatılanlar aslında Manavgat’ın zenginliklerinin yalnızca bir kısmıdır. Burada yazılanların eksiği çok, fazlası yoktur. Mehmet Âkif Ersoy’un şu sözünü hatırlamak gerekir: “Sahipsiz olan vatanın batması haktır; sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.” Aynı şekilde, Manavgat’a da sahip çıkıldığında bu şehir yalnızca bölgesel bir merkez olarak kalmayacak, çok daha ileriye taşınacaktır. Çünkü sahip çıkmak, yalnızca korumak değil; aynı zamanda değer vermek, onu fark etmek, onunla gurur duymaktır.
Bütün mesele, balığın denizi fark etmesi kadar yalındır aslında. Göz, alışkanlığın körlüğünden sıyrıldığında; kulak, telaşın uğultusunu susturduğunda; kalp, değer bilmenin sesini duyduğunda… İşte o zaman insan, yaşadığı yerin kıymetini idrak eder. Manavgat da böyledir. İçinde yaşayanlara sıradan gelen bütün güzellikleriyle aslında çok özel, çok kıymetli bir şehirdir. Onu bilmek, ona sahip çıkmak, aslında insanın kendi zenginliğini bilmesi, kendi köklerine sahip çıkmasıdır.
Sevgiyle kalın…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Celâl Görgeç
“Ol Manavgatlılar ki Manavgat içredir, Manavgat’ı bilmezler”
Divan şairi Hayalî Bey’in meşhur beytinde geçen “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler” sözü, balıkların denizin içinde yaşamalarına rağmen denizi fark edemeyişlerini dile getirir. Bu dizeler, insanın yaşadığı hakikatin farkına varamayışını, yanı başında duran güzelliği göremeyişini, alışılmışın gözü kör eden ağırlığını dile getirir.
İçinde yaşadığımız güzellikler çoğu kez gözümüzün önünde olsa da fark edemeyiz. Alışkanlık, farkındalığın üzerine bir perde çeker. İnsan, en kıymetli zenginlikleri yanı başında taşımasına rağmen onların değerini çoğu kez ancak kaybettiğinde anlar. Dostluk, sevgi, sağlık yahut yaşadığımız şehir… Bunların her biri hayatımızın tam ortasında yer alır; fakat gözün alışkanlığı onları sıradanlaştırır. Tıpkı denizin içinde yaşayıp denizi bilmeyen balıklar gibi, insanlar da kendi içlerindeki ve çevrelerindeki kıymetleri görmezden gelme eğilimindedir. Bu körleşmenin sebebi kimi zaman gündelik hayatın telaşıdır, kimi zaman da her şeye yüzeysel olarak bakmaya alışmamız. Şairin asırlar önce dile getirdiği bu hakikat, bugün de aynı geçerlilik ve keskinlikle karşımızda durmaktadır.
Her gün önünden geçilen bir çiçeğin kokusu artık duyulmaz olur; gökyüzünde her akşam kızaran güneş batışı, sıradan bir manzaraya dönüşür; hatta annemizin sesi, çocukluğumuzun kokusu, evimizin eşiği… Hepsi bir gün “alışkanlık” denen kalın sisin ardında silikleşir. İnsan, aslında en büyük zenginliği tam ortasında yaşarken kendi körlüğünün kurbanıdır.
***
Bugünkü yazımda Hayalî Bey’in meşhur dizesinden mülhem olarak şu ifadeyi dile getirmek istedim: “Ol Manavgatlılar ki Manavgat içredir, Manavgat’ı bilmezler.” Manavgat, kimilerinin doğduğu, kimilerinin doyduğu; kimileri içinse her iki yönüyle de kıymetli bir şehirdir. Her insanın memleketini değerli ve güzel görmesi kadar tabii bir şey yoktur; fakat Manavgat’ın bu genel kabullerin ötesinde müstesna bir yerde bulunduğu da aşikârdır.
Dünyadaki pek çok şehre nasip olmayan doğal ve tarihî güzellikleriyle, ülkemize kattığı ekonomik ve sosyal katkıyla çok farklı bir yerde olması gereken Manavgat, maalesef sahipsizliğiyle de müstesna bir yer işgal ediyor. Avrupa’da aynı özelliklere sahip bir şehir olsa belki de başkentliğe aday gösterilirdi, demek abartılı olmayacaktır. Binlerce yıllık tarihin pek çok antik kentle, doğanın yeşilliğinin özgür suların maviliğiyle buluşmasıyla ülkemizin en önemli turizmlerinden birini teşkil ediyor. Bugün Manavgat, İspanya’nın tamamında bulunan beş yıldızlı otellerden daha fazlasını barındırmaktadır. Antalya’da en çok turisti ağırlayan ilçe konumundadır. Ekonomik açıdan ise Türkiye’nin elliden fazla ilinden daha fazla vergi ödemektedir. Kış aylarında 300 bini aşkın nüfus, yaz aylarında milyonlarca kişiye ulaşmaktadır. Ancak Manavgat, bütün bu özelliklerine ve katkılarına rağmen, hak ettiği değeri ve hizmeti görmemektedir. Doğudan batıya yüzbinlerce insana iş imkânı sağlayan bu şehirde kazanılan para, çoğu kez Manavgat’ın kendisine dönmemektedir.
Kültürel açıdan bakıldığında Manavgat, Yörük Türkmenlerinin en önemli ana yurtlarından biridir. Coğrafî olarak ise Antalya’nın en büyük ilçelerinden olan Manavgat, Türkiye’nin en düzenli akan iki nehrinden birine sahip olmasıyla ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Ayrıca dünyanın en uzun yeraltı su kaynağı da burada bulunur. Cumhuriyet tarihinin en büyük orman yangınını atlatsa da Toros Dağları’nın eteklerinde ormanlar inatla yeniden yeşermektedir. Köprülü Kanyon çağlamaya devam etmekte, şelale durmaksızın akmaktadır.
Bir şehri kıymetli kılan yalnızca doğal güzellikleri değildir. Orada yaşayan insanların belleği, kültürü ve emeği de şehre ruhunu verir. Fakat insan çoğu kez bütün bu güzelliklerin içinde yaşarken onların değerini fark edemez. Tüm bu anlatılanlar aslında Manavgat’ın zenginliklerinin yalnızca bir kısmıdır. Burada yazılanların eksiği çok, fazlası yoktur. Mehmet Âkif Ersoy’un şu sözünü hatırlamak gerekir: “Sahipsiz olan vatanın batması haktır; sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.” Aynı şekilde, Manavgat’a da sahip çıkıldığında bu şehir yalnızca bölgesel bir merkez olarak kalmayacak, çok daha ileriye taşınacaktır. Çünkü sahip çıkmak, yalnızca korumak değil; aynı zamanda değer vermek, onu fark etmek, onunla gurur duymaktır.
Bütün mesele, balığın denizi fark etmesi kadar yalındır aslında. Göz, alışkanlığın körlüğünden sıyrıldığında; kulak, telaşın uğultusunu susturduğunda; kalp, değer bilmenin sesini duyduğunda… İşte o zaman insan, yaşadığı yerin kıymetini idrak eder. Manavgat da böyledir. İçinde yaşayanlara sıradan gelen bütün güzellikleriyle aslında çok özel, çok kıymetli bir şehirdir. Onu bilmek, ona sahip çıkmak, aslında insanın kendi zenginliğini bilmesi, kendi köklerine sahip çıkmasıdır.
Sevgiyle kalın…