Gözlerimiz dış dünyaya açılan pencerelerimizdir, derler. Fakat o pencereden bakanlar, insanın iç dünyasının labirentlerinde kaybolur çoğu zaman. Çünkü insan, salt görünen hâliyle var olmaz; varlığının özüne, o derin, karmaşık ve çoğu zaman ıssız iç âlemine ulaşabilmek için dışın ötesine bakmak gerekir. “Taşramızdan sormak ile (sormağıla) kimse bilmez ahvalimiz” diyen Muhyî, büyük bir hakikat saklar bu dizede. Öyleyse asıl olan, görünmeyeni görebilmek, insanın iç hâlini anlayabilmektir.
Dış dünya, renkler ve şekillerden ibaret bir sahne gibidir. İnsanlar yürür, konuşur, güler, ağlar; fakat bu hareketlerin ardında saklı birer giz vardır. Bazen, bir gülüş bir maskedir aslında; kalbin derinliklerinden yükselen kederi örtmek için takılır yüzlere. Bazen bir bakış, olduğu kadar değil, olması gerekeni söyler bize ve bazen, en parlak ışıkların altında en karanlık yalnızlıklar gizlenir. İşte bu yüzden sadece dış görünüşe mahkûm kalmak, insanı anlamaya dair en temel yanılgılardan biridir.
İnsanın içi, bir okyanustur aslında; dalgaların sesi, fırtınanın hırçınlığı, derinliklerin sessizliği… Kimi zaman yüzeyde pırıl pırıl ve durgun görünür, kimi zaman ise fırtınalı, dalgaları kabarır. Ama asıl mucize, o derinliklere inebilmek, kıyıdan bakanın göremediği sırları keşfedebilmektir. İnciyi bulabilmek için kimi zaman derin sulara dalmak gerekir. İç dünyayı görmek, sadece bakmak değil; anlamak, hissetmek, empati kurabilmektir. Çünkü insan, anlaşılmak için yaratılmıştır ve en büyük yalnızlık, anlaşılmamaktır. Kimi zamanlarda anlaşılmak, sevilmekten daha kıymetli hâle gelebilir.
Modern çağın karmaşasında iletişim hızla artmasına rağmen insanın derinliklerine ulaşmak zorlaşıyor. Sosyal medyanın yüzeysel ışıkları altında gerçek duygular gölgede kalıyor. Herkes kendini göstermekle meşgul, fakat kendini ifade etmekte zorlanıyor. Bu, insanın iç dünyasının sessizliğiyle bağdaşmaz aslında. Çünkü ruh, sözcüklerin ötesinde konuşur. Bir bakışta, bir sessizlikte, hatta bir nefeste dahi anlatır kendini. İşte bu dili çözmek, insanın iç hâlini anlamak gerekir.
İnsanı anlamak sabır gerektirir; sessizliğin ardına bakabilmek, görünmeyeni görebilmeyi gerektirir. Dücane Cündioğlu’nun ifadesiyle, “Anlamak masraflı iştir; emek ister, gayret ister, samimiyet ister. Yanlış anlamak kolaydır oysa, biraz kötü niyet, biraz da yetersizlik kâfidir.”
Büyük şairler, yazarlar ve düşünürler, bu iç dünyayı anlatmak için yıllarını vermiştir. Çünkü insanın özü, yüzeyin çok ötesindedir. Her insan, kendi iç âleminde bir evrendir; keşfedilmeyi bekleyen sonsuzluğun kapılarını taşır ve bizler, bu kapıları aralayabildiğimiz ölçüde, gerçek insanlıkla, gerçek dostlukla, gerçek sevgilerle buluşabiliriz (?).
Biraz da kendimize soralım. Ne kadar görebiliyoruz karşımızdakini? Onun suskunluklarını, saklı hikâyelerini, o derin yaralarını? Gözlerimizin gördüğünden fazlasına ulaşabiliyor muyuz? Yoksa sadece aynadaki yansımasını mı seyrediyoruz? İşte insan olmanın sınavı burada başlar. Dışın ötesine bakmak, yüzeyde kalmamak; karşımızdaki insanın ruhunun sesini duyabilmek. İçin görünmeyeni fark etmek; kırgınlıkları anlamak, umutları görmek, yalnızlıkları paylaşmak... Çünkü gerçek bağlar, yüzeysel sohbetlerden değil, ruhların sessiz temasından doğar.
İçimizi görebilmek, başkalarının ruhuna dokunabilmek, en çok da kendimize karşı sabır ve merhamet gösterebilmektir. Kendimizi olduğu gibi görmek, yargılamadan, kırmadan, anlamaya çalışmak... İşte insanın en zorlu yolculuğu, iç dünyasında yürüdüğü bu yoldur.
Unutmayalım ki, her kalp bir evdir; o evin kapısını açmak, anahtarını bulmak zor olabilir. Ama içeriye adım attığımızda karşımızda duran insanın yalnızca bir dış kabuktan ibaret olmadığını, içinde fırtınalar, hayaller ve umutlar taşıdığını görebiliriz. Karşımızdakinin içini görmek, duymak ve anlamak, insanı insana insanca anlatır.
Sevgiyle kalın…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Celâl Görgeç
Taşramızdan sormağıla kimse bilmez ahvalimiz…
Gözlerimiz dış dünyaya açılan pencerelerimizdir, derler. Fakat o pencereden bakanlar, insanın iç dünyasının labirentlerinde kaybolur çoğu zaman. Çünkü insan, salt görünen hâliyle var olmaz; varlığının özüne, o derin, karmaşık ve çoğu zaman ıssız iç âlemine ulaşabilmek için dışın ötesine bakmak gerekir. “Taşramızdan sormak ile (sormağıla) kimse bilmez ahvalimiz” diyen Muhyî, büyük bir hakikat saklar bu dizede. Öyleyse asıl olan, görünmeyeni görebilmek, insanın iç hâlini anlayabilmektir.
Dış dünya, renkler ve şekillerden ibaret bir sahne gibidir. İnsanlar yürür, konuşur, güler, ağlar; fakat bu hareketlerin ardında saklı birer giz vardır. Bazen, bir gülüş bir maskedir aslında; kalbin derinliklerinden yükselen kederi örtmek için takılır yüzlere. Bazen bir bakış, olduğu kadar değil, olması gerekeni söyler bize ve bazen, en parlak ışıkların altında en karanlık yalnızlıklar gizlenir. İşte bu yüzden sadece dış görünüşe mahkûm kalmak, insanı anlamaya dair en temel yanılgılardan biridir.
İnsanın içi, bir okyanustur aslında; dalgaların sesi, fırtınanın hırçınlığı, derinliklerin sessizliği… Kimi zaman yüzeyde pırıl pırıl ve durgun görünür, kimi zaman ise fırtınalı, dalgaları kabarır. Ama asıl mucize, o derinliklere inebilmek, kıyıdan bakanın göremediği sırları keşfedebilmektir. İnciyi bulabilmek için kimi zaman derin sulara dalmak gerekir. İç dünyayı görmek, sadece bakmak değil; anlamak, hissetmek, empati kurabilmektir. Çünkü insan, anlaşılmak için yaratılmıştır ve en büyük yalnızlık, anlaşılmamaktır. Kimi zamanlarda anlaşılmak, sevilmekten daha kıymetli hâle gelebilir.
Modern çağın karmaşasında iletişim hızla artmasına rağmen insanın derinliklerine ulaşmak zorlaşıyor. Sosyal medyanın yüzeysel ışıkları altında gerçek duygular gölgede kalıyor. Herkes kendini göstermekle meşgul, fakat kendini ifade etmekte zorlanıyor. Bu, insanın iç dünyasının sessizliğiyle bağdaşmaz aslında. Çünkü ruh, sözcüklerin ötesinde konuşur. Bir bakışta, bir sessizlikte, hatta bir nefeste dahi anlatır kendini. İşte bu dili çözmek, insanın iç hâlini anlamak gerekir.
İnsanı anlamak sabır gerektirir; sessizliğin ardına bakabilmek, görünmeyeni görebilmeyi gerektirir. Dücane Cündioğlu’nun ifadesiyle, “Anlamak masraflı iştir; emek ister, gayret ister, samimiyet ister. Yanlış anlamak kolaydır oysa, biraz kötü niyet, biraz da yetersizlik kâfidir.”
Büyük şairler, yazarlar ve düşünürler, bu iç dünyayı anlatmak için yıllarını vermiştir. Çünkü insanın özü, yüzeyin çok ötesindedir. Her insan, kendi iç âleminde bir evrendir; keşfedilmeyi bekleyen sonsuzluğun kapılarını taşır ve bizler, bu kapıları aralayabildiğimiz ölçüde, gerçek insanlıkla, gerçek dostlukla, gerçek sevgilerle buluşabiliriz (?).
Biraz da kendimize soralım. Ne kadar görebiliyoruz karşımızdakini? Onun suskunluklarını, saklı hikâyelerini, o derin yaralarını? Gözlerimizin gördüğünden fazlasına ulaşabiliyor muyuz? Yoksa sadece aynadaki yansımasını mı seyrediyoruz? İşte insan olmanın sınavı burada başlar. Dışın ötesine bakmak, yüzeyde kalmamak; karşımızdaki insanın ruhunun sesini duyabilmek. İçin görünmeyeni fark etmek; kırgınlıkları anlamak, umutları görmek, yalnızlıkları paylaşmak... Çünkü gerçek bağlar, yüzeysel sohbetlerden değil, ruhların sessiz temasından doğar.
İçimizi görebilmek, başkalarının ruhuna dokunabilmek, en çok da kendimize karşı sabır ve merhamet gösterebilmektir. Kendimizi olduğu gibi görmek, yargılamadan, kırmadan, anlamaya çalışmak... İşte insanın en zorlu yolculuğu, iç dünyasında yürüdüğü bu yoldur.
Unutmayalım ki, her kalp bir evdir; o evin kapısını açmak, anahtarını bulmak zor olabilir. Ama içeriye adım attığımızda karşımızda duran insanın yalnızca bir dış kabuktan ibaret olmadığını, içinde fırtınalar, hayaller ve umutlar taşıdığını görebiliriz. Karşımızdakinin içini görmek, duymak ve anlamak, insanı insana insanca anlatır.
Sevgiyle kalın…