Bazı insanlar daha ilk cümlelerinde kendilerini ele verir. Ses tonları, sözcük seçimleri, susarken bile kurdukları ahenk, iç dünyalarından bir kesit sunar. Bir “merhaba” derkenki sesinde, bir teşekkürdeki incelikte, bazen de hiç söylemeden susuşundaki anlamda... Kimileri sözcükleriyle baştan savar, kimileri ise seçtiği tek bir fiille yıllar boyu süren bir terbiyeyi ya da hoyratlığı açık eder. Ne kadar okumuş, ne yaşamış, neyi içine atmışsa hepsi bir şekilde dile vurur. Çünkü üslup; sadece bir ifade biçimi değil, insanın aynasıdır. Yani üslubumuz kimliğimizdir.
Hepimizin bildiği üzere, kimlik; bir kişiyi veya grubu karakterize eden nitelikler, inançlar, kişilik özellikleri ve görünüm kümesidir. Kısacası, kimlik kim olduğumuzdur. Üslup ise “anlatma biçimi, deyiş ya da yapış biçimi” gibi, teknik bir şekilde açıklanabilir belki, ama gerçekte çok daha fazlasıdır. O, bir insanın dünyayı algılama biçiminin, insanlara yaklaşım tarzının, en çok da kendine duyduğu saygının yansımasıdır. Tanzimat’tan sonraki aydınlar, “Üslûb-ı beyân, ayniyle insan!” özlü sözünü sıkça kullanmışlar. Yani, “Konuşma üslubu, kişinin ta kendisidir!” Bu minvalde yüzyıllar öncesinden “Testinin içinde ne varsa dışarıya o sızar.” demiş, Mevlâna. Testiyi taşıyan biziz; ama içindekini belirleyen, neye meyilli olduğumuzdur. Kimliğimizin düşüncelerimizden çok onları nasıl dile getirdiğimizde saklı olduğunu fark ettiğimizde kelimelerin yalnızca taşıyıcı değil, dönüştürücü de olduğunu anlamaya başlarız. İnsanın iç âlemi, çoğu zaman bakışlarından, en çok da dilinden okunur. Söze dökülen her kelime, gönülde mayalanmış bir duygunun, zihinde filizlenmiş bir düşüncenin iz düşümüdür. Ne varsa içeride, dışarıya da o yansır. Denizin dibindeki nehirler ne kadar berraksa, kıyıya vuran dalgalar da o denli temizdir. Ne var ki bulanık bir gönül, dili de bulanıklaştırır; kırık bir testinin sızdırdığı su da içilmez olur.
Kimse aynı suya iki kere giremez derler, peki ya aynı cümleye? Aynı sözcüklerle binlerce dünya kurulabilir; çünkü her birimizin söze kattığı öz, içinden geçtiğimiz hayata dair izler taşır. Bir insanın üslubu, onun görgüsünden kültürüne, sabrından öfkesine kadar birçok şeyi içinde barındırır. Bir başkası sert ve keskin bir dille hükmederken bir diğeri aynı düşünceyi bir kuşun kanadına iliştirip fısıldayabilir Aynı fikir, birinde gönül açar, diğerinde yara. O yüzden denmiştir: “Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin önemlidir.”
Hayat, bize her gün sayısız söz hakkı tanır. Küçük bir tartışmada, dostça bir sohbette, tanımadığımız birine yazdığımız kısa bir notta… Hepsinde iz bırakırız. Bu izler mürekkep gibi değildir, kolay silinmez. Üslubumuz, bizi tanımayanların hafızasında kim olduğumuzu söyleyen bir kartvizittir adeta. Böylece, günümüz iletişim çağında üslup, unvanlardan daha görünür bir hâle gelmiştir. Yazdığımız mesajlar, attığımız e-postalar, paylaştığımız yorumlar… Hepsi arkamızda bıraktığımız dijital izler ve üslubumuzun en çıplak hâli. Kimi zaman bir “merhaba”nın sıcaklığı, saatlerce süren bir konuşmadan daha çok şey anlatır. Kimi zaman da kullanılan bir nokta işareti bile, karşı tarafın iç dünyasında yankılar uyandırır. Mesajlaşmalarda kullandığımız emojiler bile üslubumuzun sertliğini veya yumuşaklığını ele verir.
Üslubun da bir terbiyesi vardır. Bu terbiye, sadece eğitimle değil, insanın kendini tanıma yolculuğuyla, iç sesini duyma gayretiyle kazanılır. Herkesin içinden geçen bir “hakikat” vardır, ama onu dışa vururken seçilen yol, o kişinin kalitesini belirler. Çünkü hakaret, aslında sahibinin aynasıdır; nezaket de öyle... Nezaket, bir üslup tercihi değil, bir kimlik beyanıdır.
Sonuçta üslubumuz; ne kadar okuduğumuzdan, hangi ortamda yetiştiğimizden, hangi acılardan geçtiğimizden izler taşır. Mevlâna der ki, “Kalp deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa kıyıya o vurur.” Dile dökülenler, dilden dökülenler kalpte birikenlerdir. İnsan yaşadıkça kelimeleri değişir; kelimeleri değiştikçe de kimliği yeniden şekillenir. Ama ne olursa olsun, o incecik çizgi hep orada durur: Üslubu insanın kimliğidir!
Sevgiyle kalın…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Celâl Görgeç
Üslubu insanın kimliğidir!
Bazı insanlar daha ilk cümlelerinde kendilerini ele verir. Ses tonları, sözcük seçimleri, susarken bile kurdukları ahenk, iç dünyalarından bir kesit sunar. Bir “merhaba” derkenki sesinde, bir teşekkürdeki incelikte, bazen de hiç söylemeden susuşundaki anlamda... Kimileri sözcükleriyle baştan savar, kimileri ise seçtiği tek bir fiille yıllar boyu süren bir terbiyeyi ya da hoyratlığı açık eder. Ne kadar okumuş, ne yaşamış, neyi içine atmışsa hepsi bir şekilde dile vurur. Çünkü üslup; sadece bir ifade biçimi değil, insanın aynasıdır. Yani üslubumuz kimliğimizdir.
Hepimizin bildiği üzere, kimlik; bir kişiyi veya grubu karakterize eden nitelikler, inançlar, kişilik özellikleri ve görünüm kümesidir. Kısacası, kimlik kim olduğumuzdur. Üslup ise “anlatma biçimi, deyiş ya da yapış biçimi” gibi, teknik bir şekilde açıklanabilir belki, ama gerçekte çok daha fazlasıdır. O, bir insanın dünyayı algılama biçiminin, insanlara yaklaşım tarzının, en çok da kendine duyduğu saygının yansımasıdır. Tanzimat’tan sonraki aydınlar, “Üslûb-ı beyân, ayniyle insan!” özlü sözünü sıkça kullanmışlar. Yani, “Konuşma üslubu, kişinin ta kendisidir!” Bu minvalde yüzyıllar öncesinden “Testinin içinde ne varsa dışarıya o sızar.” demiş, Mevlâna. Testiyi taşıyan biziz; ama içindekini belirleyen, neye meyilli olduğumuzdur. Kimliğimizin düşüncelerimizden çok onları nasıl dile getirdiğimizde saklı olduğunu fark ettiğimizde kelimelerin yalnızca taşıyıcı değil, dönüştürücü de olduğunu anlamaya başlarız. İnsanın iç âlemi, çoğu zaman bakışlarından, en çok da dilinden okunur. Söze dökülen her kelime, gönülde mayalanmış bir duygunun, zihinde filizlenmiş bir düşüncenin iz düşümüdür. Ne varsa içeride, dışarıya da o yansır. Denizin dibindeki nehirler ne kadar berraksa, kıyıya vuran dalgalar da o denli temizdir. Ne var ki bulanık bir gönül, dili de bulanıklaştırır; kırık bir testinin sızdırdığı su da içilmez olur.
Kimse aynı suya iki kere giremez derler, peki ya aynı cümleye? Aynı sözcüklerle binlerce dünya kurulabilir; çünkü her birimizin söze kattığı öz, içinden geçtiğimiz hayata dair izler taşır. Bir insanın üslubu, onun görgüsünden kültürüne, sabrından öfkesine kadar birçok şeyi içinde barındırır. Bir başkası sert ve keskin bir dille hükmederken bir diğeri aynı düşünceyi bir kuşun kanadına iliştirip fısıldayabilir Aynı fikir, birinde gönül açar, diğerinde yara. O yüzden denmiştir: “Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin önemlidir.”
Hayat, bize her gün sayısız söz hakkı tanır. Küçük bir tartışmada, dostça bir sohbette, tanımadığımız birine yazdığımız kısa bir notta… Hepsinde iz bırakırız. Bu izler mürekkep gibi değildir, kolay silinmez. Üslubumuz, bizi tanımayanların hafızasında kim olduğumuzu söyleyen bir kartvizittir adeta. Böylece, günümüz iletişim çağında üslup, unvanlardan daha görünür bir hâle gelmiştir. Yazdığımız mesajlar, attığımız e-postalar, paylaştığımız yorumlar… Hepsi arkamızda bıraktığımız dijital izler ve üslubumuzun en çıplak hâli. Kimi zaman bir “merhaba”nın sıcaklığı, saatlerce süren bir konuşmadan daha çok şey anlatır. Kimi zaman da kullanılan bir nokta işareti bile, karşı tarafın iç dünyasında yankılar uyandırır. Mesajlaşmalarda kullandığımız emojiler bile üslubumuzun sertliğini veya yumuşaklığını ele verir.
Üslubun da bir terbiyesi vardır. Bu terbiye, sadece eğitimle değil, insanın kendini tanıma yolculuğuyla, iç sesini duyma gayretiyle kazanılır. Herkesin içinden geçen bir “hakikat” vardır, ama onu dışa vururken seçilen yol, o kişinin kalitesini belirler. Çünkü hakaret, aslında sahibinin aynasıdır; nezaket de öyle... Nezaket, bir üslup tercihi değil, bir kimlik beyanıdır.
Sonuçta üslubumuz; ne kadar okuduğumuzdan, hangi ortamda yetiştiğimizden, hangi acılardan geçtiğimizden izler taşır. Mevlâna der ki, “Kalp deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa kıyıya o vurur.” Dile dökülenler, dilden dökülenler kalpte birikenlerdir. İnsan yaşadıkça kelimeleri değişir; kelimeleri değiştikçe de kimliği yeniden şekillenir. Ama ne olursa olsun, o incecik çizgi hep orada durur: Üslubu insanın kimliğidir!
Sevgiyle kalın…