“Yırtarak geçiyor kalbimizden, hayatı da törpüleyen zaman”
Yazının Giriş Tarihi: 23.08.2025 12:02
Yazının Güncellenme Tarihi: 23.08.2025 12:05
“şuramızda bir şey var
acıya benzer
umuda benzer
böyle günlerde hayat
hem acıya hem umuda benzer
...
şuramızda bir şey var
bizi onduran şey
acıya saran
umudu kuşatan”
(*Arkadaş Zekai Özger)
Zamanın keskin bir bıçak gibi kalbi yarıp geçtiği o anlar vardır. Dışarıdan belli olmaz; kimse görmez, kimse bilmez. Ne bir ses çıkar ne bir çığlık yükselir; sadece içimizde derin bir yankı, şuramızda tarif edemediğimiz bir ağırlık kalır. Şairin dediği gibi, acıya benzer o his, umuda da… Çünkü hayatın bütün hâlleri birbirine karışır bazen; ne acı, saf acıdır ne de umut, saf umut. İkisi birden yaşanır, ikisi birden taşınır. Belki de insanı diri tutan, hayata tutunmaya mecbur eden şey budur. Zaman, yalnızca takvim yapraklarını eksiltmez; aynı zamanda ruhun derinliklerini ince ince işleyen bir törpüdür. Bizi olgunlaştırır, yontar, bazen eksiltir, bazen de yeni bir şekil verir.
İşte böyle zamanlarda, şuramızda bir şey belirir. Adı tam konulamayan, tarif edilemeyen, hatta çoğu zaman kelimelerin de yetmediği bir şey… Zaman, bir yandan törpüler; keskin köşelerimizi alır, çocuk yanımızı susturur, hayallerimizin rengini soluklaştırır. Ama aynı zamanda, o solgun renklerin arasında yeni bir ton belirir: direncin, beklemenin, “belki”nin rengi… İşte bu yüzden, insanın içini burkan o duygu, yalnızca acı değildir; içinde saklı bir filiz, kendini belli etmeden büyüyen bir umut vardır. O umut, bize “Devam et!” der. Çünkü hayat, durduğumuz yerde beklemez; biz ne kadar yorgun olursak olalım, zamanın o fütursuz elleri bizi ileriye doğru iter.
Belki de hayat, bizi hep bu ikisinin arasında eğitir. Sevdiğini kaybeden bir insan, yasını yaşarken bile günün birinde gülümseyebileceğini bilir. En karanlık gecelerde bile, sabahın sözü verilir. Acı ile umut, birbirinin zıddı değil, birbirini var eden kardeş duygular gibidir ve insan, kalbinin tam ortasında o ince çizgide yürürken olgunlaşır; zamanın hoyratlığına rağmen yeniden sevmeyi, yeniden inanmayı öğrenir veya öğrenmek ister (!).
Şuramızda bir şey var; adını koyamasak da biliriz onun ne olduğunu. O şey, insanı yıkıldığı yerden kaldıran, yorgun bir tebessümü yüzüne konduran şeydir. Belki de varlığımızın en sahici tarafı budur: Acıyla sarılıp umutla beslenen o inatçı yaşama isteği. Belki de insanı insan yapan şeylerden biri tam da budur; zamanın törpüsünden geçerken kırılmamak, kırıldıkça yeniden çoğalmak, her şeye rağmen “devam” diyebilmektir. “En çok kırıldığımız anda en sağlam yanlarımızı keşfetmek” ironisiyle yaşamımızı sürdürürüz. Bir çocuğun ilk defa düştüğünde kalkmayı öğrenmesi gibi, biz de yıkıldığımız yerde yeniden tutunmayı öğreniriz. Zaman, evet, kalbimizi yırtar; ama aynı zamanda, o kalbi yeniden atmaya ikna eden de yine zamandır.
Hayat, kalbimizin tam ortasından geçerken bize aynı gerçeği fısıldar: Ne acı tek başına sonsuzdur ne de umut tek başına kurtuluş. İkisi birlikte, insanın hikâyesini yazar ve o hikâyede zamanın törpüsünden geçmiş, olgunlaşmış, ama hâlâ çarpan bir yürek vardır. Belki de en çok bu yüzden, şuramızda duran o şeyi anlamaya çalışmak yerine onu hissetmek yeterlidir. Çünkü bazen yaşamak, anlamaya çalışmaktan değil, hissetmeye cesaret etmekten geçer. Belki de yırtılmış bir tül gibi savrulup duran zamanın karşısında bekledikçe bileylenen bir yürek olabilmekte…
Sevgiyle kalın…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Celâl Görgeç
“Yırtarak geçiyor kalbimizden, hayatı da törpüleyen zaman”
“şuramızda bir şey var
acıya benzer
umuda benzer
böyle günlerde hayat
hem acıya hem umuda benzer
...
şuramızda bir şey var
bizi onduran şey
acıya saran
umudu kuşatan”
(*Arkadaş Zekai Özger)
Zamanın keskin bir bıçak gibi kalbi yarıp geçtiği o anlar vardır. Dışarıdan belli olmaz; kimse görmez, kimse bilmez. Ne bir ses çıkar ne bir çığlık yükselir; sadece içimizde derin bir yankı, şuramızda tarif edemediğimiz bir ağırlık kalır. Şairin dediği gibi, acıya benzer o his, umuda da… Çünkü hayatın bütün hâlleri birbirine karışır bazen; ne acı, saf acıdır ne de umut, saf umut. İkisi birden yaşanır, ikisi birden taşınır. Belki de insanı diri tutan, hayata tutunmaya mecbur eden şey budur. Zaman, yalnızca takvim yapraklarını eksiltmez; aynı zamanda ruhun derinliklerini ince ince işleyen bir törpüdür. Bizi olgunlaştırır, yontar, bazen eksiltir, bazen de yeni bir şekil verir.
İşte böyle zamanlarda, şuramızda bir şey belirir. Adı tam konulamayan, tarif edilemeyen, hatta çoğu zaman kelimelerin de yetmediği bir şey… Zaman, bir yandan törpüler; keskin köşelerimizi alır, çocuk yanımızı susturur, hayallerimizin rengini soluklaştırır. Ama aynı zamanda, o solgun renklerin arasında yeni bir ton belirir: direncin, beklemenin, “belki”nin rengi… İşte bu yüzden, insanın içini burkan o duygu, yalnızca acı değildir; içinde saklı bir filiz, kendini belli etmeden büyüyen bir umut vardır. O umut, bize “Devam et!” der. Çünkü hayat, durduğumuz yerde beklemez; biz ne kadar yorgun olursak olalım, zamanın o fütursuz elleri bizi ileriye doğru iter.
Belki de hayat, bizi hep bu ikisinin arasında eğitir. Sevdiğini kaybeden bir insan, yasını yaşarken bile günün birinde gülümseyebileceğini bilir. En karanlık gecelerde bile, sabahın sözü verilir. Acı ile umut, birbirinin zıddı değil, birbirini var eden kardeş duygular gibidir ve insan, kalbinin tam ortasında o ince çizgide yürürken olgunlaşır; zamanın hoyratlığına rağmen yeniden sevmeyi, yeniden inanmayı öğrenir veya öğrenmek ister (!).
Şuramızda bir şey var; adını koyamasak da biliriz onun ne olduğunu. O şey, insanı yıkıldığı yerden kaldıran, yorgun bir tebessümü yüzüne konduran şeydir. Belki de varlığımızın en sahici tarafı budur: Acıyla sarılıp umutla beslenen o inatçı yaşama isteği. Belki de insanı insan yapan şeylerden biri tam da budur; zamanın törpüsünden geçerken kırılmamak, kırıldıkça yeniden çoğalmak, her şeye rağmen “devam” diyebilmektir. “En çok kırıldığımız anda en sağlam yanlarımızı keşfetmek” ironisiyle yaşamımızı sürdürürüz. Bir çocuğun ilk defa düştüğünde kalkmayı öğrenmesi gibi, biz de yıkıldığımız yerde yeniden tutunmayı öğreniriz. Zaman, evet, kalbimizi yırtar; ama aynı zamanda, o kalbi yeniden atmaya ikna eden de yine zamandır.
Hayat, kalbimizin tam ortasından geçerken bize aynı gerçeği fısıldar: Ne acı tek başına sonsuzdur ne de umut tek başına kurtuluş. İkisi birlikte, insanın hikâyesini yazar ve o hikâyede zamanın törpüsünden geçmiş, olgunlaşmış, ama hâlâ çarpan bir yürek vardır. Belki de en çok bu yüzden, şuramızda duran o şeyi anlamaya çalışmak yerine onu hissetmek yeterlidir. Çünkü bazen yaşamak, anlamaya çalışmaktan değil, hissetmeye cesaret etmekten geçer. Belki de yırtılmış bir tül gibi savrulup duran zamanın karşısında bekledikçe bileylenen bir yürek olabilmekte…
Sevgiyle kalın…