“Taşları biz mi oynatıyoruz, yoksa görünmeyen bir el bizi mi yönlendiriyor?” (Borges’in satranç düşüncelerinden esinle…)
Bir satranç tahtasına eğildiğiniz anda tuhaf bir his doğar. Kareler küçüktür, ama ufuk geniştir. Taşların adımları sınırlıdır, ama ihtimaller sınırsızdır. Borges’in labirentlerini andıran bu küçük evrende insan zihni sanki aynalarla çevrili bir koridora girer: Atılan her adım yeni bir koridor açar, her koridor başka bir kapıya çıkar, her kapının ardında başka bir kader olasılığı uyur. 64 kare, sonsuz bir hikâyeyi taşır. Bu yüzden satranç yalnızca bir oyun değil, görünmez bir metindir; insan kendini okudukça derinleşen, okudukça çoğalan, okudukça bilinmezleşen bir metin.
Satrançta her taş doğuştan kaderlidir. Piyon geri gidemez, at çapraz değil sıçrayarak yürür, fil asla dümdüz ilerleyemez. Kurallar, oyunun yazgısıdır. Tıpkı doğduğumuz aileyi, dili, coğrafyayı seçemeyişimiz gibi. Satranç tahtası bize şunu hatırlatır: Hayatın başlangıcı önceden yazılmıştır. Fakat Borges’in dediği gibi, kader tek bir çizgi değildir; okumasını bilene sayısız ihtimal sunan bir labirenttir. O labirentte hangi yola sapacağımız, hangi hamleyi seçeceğimiz, işte orası iradenin alanıdır. Taşlar kaderdir; hamleler irade.
Ne var ki irade bir özgürlük olduğu kadar bir yüktür. Satranç oynayan herkes bunu bilir. Her hamlenin bedeli vardır. Şahı korurken bir taşı feda ederiz, kazanırken bile bir yanımız eksilir, kaybederken ise içimizde tanımlayamadığımız bir kırılma yankılanır. Hayat da böyle değil midir? İlerlemek bazen kaybetmeyi göze almak, kazanmak bazen vazgeçmek, nefes almak bazen susmak demektir. Bir hamlenin, bir cümlenin, bir bakışın, bir tercih anının bütün kaderi değiştirebildiği anlar vardır ve geri dönüş düğmesi yoktur.
Zaman bu oyunun görünmez taşlarından biridir. Kronometre tıkırdar, insan düşünür, akrep hızlanır, yelkovan daralır. Zaman baskısında hata kaçınılmazdır. Çok düşünen geç kalır, düşünmeden oynayan çabuk yanar. Satranç insana sabrın kadar süratin, sezgin kadar mantığın, risk kadar güvenliğin de gerekli olduğunu fısıldar. Doğru düşüncenin bile doğru anda söylenmediğinde boşa düştüğünü gösterir. Zamanı yönetemeyen oyunu, oyunu yönetemeyen hayatı kaybeder. Yine de bu oyunda acı kadar umut da vardır. Çünkü her karanlık pozisyonun bir savunması, her baskının bir kırılma noktası, her çıkmazın bir gizli karesi bulunabilir. Borges’in metinleri gibi satranç da “yenilgi” kavramına aslında yeni bir gözle bakmayı öğretir. Bazen kaybetmek, insanı bilgeleştirir; bazen geriye çekilmek ileriye açılan tek kapıdır; bazen bir taşın ölümü, oyunun ruhunu kurtarır. Satranç, bize acının içinde bile seçeneğin olduğunu hatırlatır. Fakat asıl savaş, rakiple değil, kendimizledir. Tahtaya bakan insan, aynaya bakar aslında. Oyuncunun sabrı, kibri, korkusu, öfkesi, tutkusu, inadı, özgüveni, şüphesi… Hepsi oyunun içine sızar. Bazı oyuncular riskten kaçar, çünkü hayatta da kaçarlar. Bazıları kontrolsüz saldırır, çünkü içlerinde susmayan bir öfke vardır. Bazıları her hamlede korkar, kaybetmekten çok hata yapmaktan çekinir. Satranç, insanın iç sesini susturmaz; daha da yükseltir ve insan, bazen en ağır yenilgiyi rakipten değil, kendi içindeki karanlıktan alır. Peki bu oyunu büyüleyen şey nedir? Belki de cevabı Borges çoktan fısıldamıştır: “Sonsuzluk hissi.” Çünkü hiçbir oyun, sonsuz ihtimali böylesine küçük bir evrene sığdıramaz. Milyonlarca olasılık içinden yalnızca birini seçeriz ve o tek seçim, bütün evreni değiştirir. Bu hem büyülü hem ürkütücüdür. İnsan bu yüzden satrancı sever; çünkü o küçük tahta üzerinde Tanrı rolü ile kul rolleri arasında gidip gelir. Bir karede hükmeder, bir karede boyun eğer ve oyun bittiğinde tahta yeniden kurulur. Galip unutulur, mağlup unutulur, ama ders kalır. Borges’in hikâyelerinde olduğu gibi, son diye bir şey yoktur; yalnızca başka bir başlangıç vardır. Satrançta gerçek zafer, rakibi mat etmek değil, kendi zihninin bu karmaşık labirentinde yönünü kaybetmeden yürüyebilmektir. Çünkü insanı asıl yıkan yenilgi değil, umudunu yitirmek; asıl galip yapan zafer değil, öğrendiği hakikatlerdir. Belki de satrancın bize söylediği son cümle şudur: “Hayat bir oyun değil; ama oyun, hayat kadar gerçektir.”
Tahta kapanır, taşlar toplanır, saat durur. İnsan başka bir güne uyanır, fakat zihnin derinliklerinde oyun sürmeye devam eder. Çünkü satranç da hayat gibi, asla tam anlamıyla bitmez. Biz var oldukça, ihtimaller var olacaktır.
Günün Bulmacası
Siyah oynar, 3 hamlede mat.
(Vachier-Lagrave, Maxime-Giri, Anish)
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Fatih Öztürk
Kader, irade ve bitmeyen oyun
Fatih Hoca ile satranç köşesi
“Taşları biz mi oynatıyoruz, yoksa görünmeyen bir el bizi mi yönlendiriyor?”
(Borges’in satranç düşüncelerinden esinle…)
Bir satranç tahtasına eğildiğiniz anda tuhaf bir his doğar. Kareler küçüktür, ama ufuk geniştir. Taşların adımları sınırlıdır, ama ihtimaller sınırsızdır. Borges’in labirentlerini andıran bu küçük evrende insan zihni sanki aynalarla çevrili bir koridora girer: Atılan her adım yeni bir koridor açar, her koridor başka bir kapıya çıkar, her kapının ardında başka bir kader olasılığı uyur. 64 kare, sonsuz bir hikâyeyi taşır. Bu yüzden satranç yalnızca bir oyun değil, görünmez bir metindir; insan kendini okudukça derinleşen, okudukça çoğalan, okudukça bilinmezleşen bir metin.
Satrançta her taş doğuştan kaderlidir. Piyon geri gidemez, at çapraz değil sıçrayarak yürür, fil asla dümdüz ilerleyemez. Kurallar, oyunun yazgısıdır. Tıpkı doğduğumuz aileyi, dili, coğrafyayı seçemeyişimiz gibi. Satranç tahtası bize şunu hatırlatır: Hayatın başlangıcı önceden yazılmıştır. Fakat Borges’in dediği gibi, kader tek bir çizgi değildir; okumasını bilene sayısız ihtimal sunan bir labirenttir. O labirentte hangi yola sapacağımız, hangi hamleyi seçeceğimiz, işte orası iradenin alanıdır. Taşlar kaderdir; hamleler irade.
Ne var ki irade bir özgürlük olduğu kadar bir yüktür. Satranç oynayan herkes bunu bilir. Her hamlenin bedeli vardır. Şahı korurken bir taşı feda ederiz, kazanırken bile bir yanımız eksilir, kaybederken ise içimizde tanımlayamadığımız bir kırılma yankılanır. Hayat da böyle değil midir? İlerlemek bazen kaybetmeyi göze almak, kazanmak bazen vazgeçmek, nefes almak bazen susmak demektir. Bir hamlenin, bir cümlenin, bir bakışın, bir tercih anının bütün kaderi değiştirebildiği anlar vardır ve geri dönüş düğmesi yoktur.
Zaman bu oyunun görünmez taşlarından biridir. Kronometre tıkırdar, insan düşünür, akrep hızlanır, yelkovan daralır. Zaman baskısında hata kaçınılmazdır. Çok düşünen geç kalır, düşünmeden oynayan çabuk yanar. Satranç insana sabrın kadar süratin, sezgin kadar mantığın, risk kadar güvenliğin de gerekli olduğunu fısıldar. Doğru düşüncenin bile doğru anda söylenmediğinde boşa düştüğünü gösterir. Zamanı yönetemeyen oyunu, oyunu yönetemeyen hayatı kaybeder. Yine de bu oyunda acı kadar umut da vardır. Çünkü her karanlık pozisyonun bir savunması, her baskının bir kırılma noktası, her çıkmazın bir gizli karesi bulunabilir. Borges’in metinleri gibi satranç da “yenilgi” kavramına aslında yeni bir gözle bakmayı öğretir. Bazen kaybetmek, insanı bilgeleştirir; bazen geriye çekilmek ileriye açılan tek kapıdır; bazen bir taşın ölümü, oyunun ruhunu kurtarır. Satranç, bize acının içinde bile seçeneğin olduğunu hatırlatır. Fakat asıl savaş, rakiple değil, kendimizledir. Tahtaya bakan insan, aynaya bakar aslında. Oyuncunun sabrı, kibri, korkusu, öfkesi, tutkusu, inadı, özgüveni, şüphesi… Hepsi oyunun içine sızar. Bazı oyuncular riskten kaçar, çünkü hayatta da kaçarlar. Bazıları kontrolsüz saldırır, çünkü içlerinde susmayan bir öfke vardır. Bazıları her hamlede korkar, kaybetmekten çok hata yapmaktan çekinir. Satranç, insanın iç sesini susturmaz; daha da yükseltir ve insan, bazen en ağır yenilgiyi rakipten değil, kendi içindeki karanlıktan alır. Peki bu oyunu büyüleyen şey nedir? Belki de cevabı Borges çoktan fısıldamıştır: “Sonsuzluk hissi.” Çünkü hiçbir oyun, sonsuz ihtimali böylesine küçük bir evrene sığdıramaz. Milyonlarca olasılık içinden yalnızca birini seçeriz ve o tek seçim, bütün evreni değiştirir. Bu hem büyülü hem ürkütücüdür. İnsan bu yüzden satrancı sever; çünkü o küçük tahta üzerinde Tanrı rolü ile kul rolleri arasında gidip gelir. Bir karede hükmeder, bir karede boyun eğer ve oyun bittiğinde tahta yeniden kurulur. Galip unutulur, mağlup unutulur, ama ders kalır. Borges’in hikâyelerinde olduğu gibi, son diye bir şey yoktur; yalnızca başka bir başlangıç vardır. Satrançta gerçek zafer, rakibi mat etmek değil, kendi zihninin bu karmaşık labirentinde yönünü kaybetmeden yürüyebilmektir. Çünkü insanı asıl yıkan yenilgi değil, umudunu yitirmek; asıl galip yapan zafer değil, öğrendiği hakikatlerdir. Belki de satrancın bize söylediği son cümle şudur: “Hayat bir oyun değil; ama oyun, hayat kadar gerçektir.”
Tahta kapanır, taşlar toplanır, saat durur. İnsan başka bir güne uyanır, fakat zihnin derinliklerinde oyun sürmeye devam eder. Çünkü satranç da hayat gibi, asla tam anlamıyla bitmez. Biz var oldukça, ihtimaller var olacaktır.
Günün Bulmacası
Siyah oynar, 3 hamlede mat.
(Vachier-Lagrave, Maxime-Giri, Anish)