Küçükken saatlerce izlediğim Tom ve Jerry bölümleri vardı. Çocukken izlediğimiz o klasik sahneyi hatırlarsınız: Tom, sinsice yaklaşır... Jerry ise son anda bir hamleyle kaçar ve kediyi rezil bir tuzağa düşürür. Çizgi film deyip geçmeyin, bu aslında zekânın kaba güce, sabrın öfkeye karşı zaferidir ve ilginçtir ki satrançta da tam olarak böyle oynanır. Bir kedi, bir fare… Ama kim kimdir, ne zaman değişir bilinmez. Görünen her zaman gerçek değildir. Kovalayan güçlü sanılır ama, bazen kaçan kazanır. Satrançta güçlü görünen oyuncu, taşları ileri süren, rakibin üzerine yürüyen kişi genelde “kedi” sanılır. Onun kontrolünde sanırız oyunu, ama görünüş bazen aldatır. Çünkü satranç tahtasında kovalayan olmak bir risktir. Her hamleyle daha fazla açılırsınız. Her tehdit, savunmanızı inceltir ve eğer karşınızdaki sabırlıysa, bir fare gibi kıvraksa… Sizin saldırınızın içinden sessizce bir karşı oyun çıkarabilir. Aslında bu oyunda her kedi, içinde bir fare taşır. Her fare de fırsatını bulduğunda bir kaplana dönüşebilir. Sabırla bekleyen, sadece taşları değil, rakibinin ruhunu da okuyan kazanır.
Satranç tahtasında oyun başladığında ilk roller hızla belirlenir. Bir taraf hızlıca merkezi ele geçirir, taşlarını aktif noktalara yerleştirir, saldırı sinyalleri verir. Diğer tarafsa geride kalır, savunmada kalır, sanki hep bir adım geriden geliyormuş gibi görünür. Ama tam da burada başlar "kedi fare oyunu." Çünkü kaçan taraf, sadece kaçmıyordur; gözlüyor, hesaplıyor, sabrediyor olabilir. Kovalayan taraf ise zaferin verdiği coşkuyla körleşebilir. Öyle bir an gelir ki, o baskı oyunu kendi kendini zehirlemeye başlar ve bir piyon, sessizce yürüyerek bir fırtınanın fitilini ateşler.
Usta oyuncuların maçlarına baktığınızda bu tema sık sık karşınıza çıkar. Anatoly Karpov... Sessiz, sabırlı, taşlarını adeta bir şiir gibi dizen bir oyuncu. Karşısındaki rakip saldırdıkça o geri çekilir; ama her geri adım aslında bir tuzaktır. Karpov, rakibini kendi temposuna çeker, kendi ritmine hapseder ve sonra küçük bir taktik... Bir çapraz... Bir çift tehdit... Tüm yapı çöker. Kasparov ise başka bir dünyadandır. O bir kedidir, ama pusuya yatan değil, pençesini hemen gösterendir. Güçlü açılışlar, derin hesaplamalar ve yıldırım gibi saldırılarla rakibini bunaltır, ama karşısına bir "fare" çıkar ki; sabırlı, esnek, kendini hiç kaybetmeyen biri... İşte o zaman onun bile adımları ağırlaşır. 2013’te Magnus Carlsen, satranç tahtasında neredeyse durdurulamaz bir güçtü. Karşısında Aronian vardı. Maçın başında herkes Carlsen’in saldırgan hamlelerine hayrandı. Sanki kedi, köşeye sıkıştırdığı fareye son darbeyi vuracak gibiydi, ama Aronian, sessizce taşlarını geri çekti. Onun savunması, bir suskunluk gibi tahtaya yayıldı. Ve sonra... küçük bir kırış, küçük bir adım... Carlsen bir anda saldırısını kesmek zorunda kaldı. Roller değişmişti. Artık o, av olmamak için savunmadaydı. Aronian’ın sessizliği, bir isyan olmuştu. Bu oyun bize şunu hatırlatır. Satrançta hiçbir şey, ilk bakışta göründüğü gibi değildir. Bu tema yalnızca satranç tahtasında değil, hayatın tam ortasında da yaşanır. Bir öğretmen, öğrencisini köşeye sıkıştırdığını sanırken o öğrenci suskunluğuyla zamanın en doğru cevabını verir. Bir yönetici, çalışanını ezdiğini sanırken bir bakar ki o çalışan sabırla kendi işini kurmuş. Bir anne-baba, çocuğunu yönlendirdiğini sanırken çocuk sessizce kendi yolunu çiziyordur. Kimi zaman hayat bizi fare yapar. Köşeye sıkışmış hissederiz.
Ama unutmayın; her sabırlı fare, zamanı geldiğinde pençesini gösterir.
Kedi olmak, her zaman kazanan olmak değildir. Çünkü oyunun ortasında roller değişebilir. Bir saldırı, bir zayıflığı açığa çıkarabilir. Bir geri adım, bir tuzağın kapısını aralayabilir. Bazen geri çekilmek, kazanmanın ilk adımıdır. Bu yüzden satranç öğretir: Rol değil, zaman önemlidir. Zamanı geldiğinde en sessiz taş bile bağırır. En köşeye sıkışmış oyuncu bile, tahtayı altüst eder. Hayatta da satrançta da en çok kazananlar hem kedi olmayı hem fare olmayı bilenlerdir. Kovalarken ölçülü, kaçarken gururlu, savunmada sabırlı, saldırıda dikkatli olanlar... Çünkü bu oyunda güç, sadece taşta değil; sabırda, sezgide ve zamanı hissetmededir. Her piyonun gölgesinde bir fare, her kalenin sessizliğinde bir kedi yatar. Tahtada olan sadece taşlar değil; strateji, zihin ve ruhun dansıdır.
Günün Bulmacası
Siyah oynar, 3 hamlede mat.
(So, Wesley-Fedorchuk, Sergey A.)
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Fatih Öztürk
Kedinin fare ile oyunu
Fatih Hoca ile satranç köşesi
Küçükken saatlerce izlediğim Tom ve Jerry bölümleri vardı. Çocukken izlediğimiz o klasik sahneyi hatırlarsınız: Tom, sinsice yaklaşır... Jerry ise son anda bir hamleyle kaçar ve kediyi rezil bir tuzağa düşürür. Çizgi film deyip geçmeyin, bu aslında zekânın kaba güce, sabrın öfkeye karşı zaferidir ve ilginçtir ki satrançta da tam olarak böyle oynanır. Bir kedi, bir fare… Ama kim kimdir, ne zaman değişir bilinmez. Görünen her zaman gerçek değildir. Kovalayan güçlü sanılır ama, bazen kaçan kazanır. Satrançta güçlü görünen oyuncu, taşları ileri süren, rakibin üzerine yürüyen kişi genelde “kedi” sanılır. Onun kontrolünde sanırız oyunu, ama görünüş bazen aldatır. Çünkü satranç tahtasında kovalayan olmak bir risktir. Her hamleyle daha fazla açılırsınız. Her tehdit, savunmanızı inceltir ve eğer karşınızdaki sabırlıysa, bir fare gibi kıvraksa… Sizin saldırınızın içinden sessizce bir karşı oyun çıkarabilir. Aslında bu oyunda her kedi, içinde bir fare taşır. Her fare de fırsatını bulduğunda bir kaplana dönüşebilir. Sabırla bekleyen, sadece taşları değil, rakibinin ruhunu da okuyan kazanır.
Satranç tahtasında oyun başladığında ilk roller hızla belirlenir. Bir taraf hızlıca merkezi ele geçirir, taşlarını aktif noktalara yerleştirir, saldırı sinyalleri verir. Diğer tarafsa geride kalır, savunmada kalır, sanki hep bir adım geriden geliyormuş gibi görünür. Ama tam da burada başlar "kedi fare oyunu." Çünkü kaçan taraf, sadece kaçmıyordur; gözlüyor, hesaplıyor, sabrediyor olabilir. Kovalayan taraf ise zaferin verdiği coşkuyla körleşebilir. Öyle bir an gelir ki, o baskı oyunu kendi kendini zehirlemeye başlar ve bir piyon, sessizce yürüyerek bir fırtınanın fitilini ateşler.
Usta oyuncuların maçlarına baktığınızda bu tema sık sık karşınıza çıkar. Anatoly Karpov... Sessiz, sabırlı, taşlarını adeta bir şiir gibi dizen bir oyuncu. Karşısındaki rakip saldırdıkça o geri çekilir; ama her geri adım aslında bir tuzaktır. Karpov, rakibini kendi temposuna çeker, kendi ritmine hapseder ve sonra küçük bir taktik... Bir çapraz... Bir çift tehdit... Tüm yapı çöker. Kasparov ise başka bir dünyadandır. O bir kedidir, ama pusuya yatan değil, pençesini hemen gösterendir. Güçlü açılışlar, derin hesaplamalar ve yıldırım gibi saldırılarla rakibini bunaltır, ama karşısına bir "fare" çıkar ki; sabırlı, esnek, kendini hiç kaybetmeyen biri... İşte o zaman onun bile adımları ağırlaşır. 2013’te Magnus Carlsen, satranç tahtasında neredeyse durdurulamaz bir güçtü. Karşısında Aronian vardı. Maçın başında herkes Carlsen’in saldırgan hamlelerine hayrandı. Sanki kedi, köşeye sıkıştırdığı fareye son darbeyi vuracak gibiydi, ama Aronian, sessizce taşlarını geri çekti. Onun savunması, bir suskunluk gibi tahtaya yayıldı. Ve sonra... küçük bir kırış, küçük bir adım...
Carlsen bir anda saldırısını kesmek zorunda kaldı. Roller değişmişti. Artık o, av olmamak için savunmadaydı. Aronian’ın sessizliği, bir isyan olmuştu. Bu oyun bize şunu hatırlatır. Satrançta hiçbir şey, ilk bakışta göründüğü gibi değildir. Bu tema yalnızca satranç tahtasında değil, hayatın tam ortasında da yaşanır. Bir öğretmen, öğrencisini köşeye sıkıştırdığını sanırken o öğrenci suskunluğuyla zamanın en doğru cevabını verir. Bir yönetici, çalışanını ezdiğini sanırken bir bakar ki o çalışan sabırla kendi işini kurmuş. Bir anne-baba, çocuğunu yönlendirdiğini sanırken çocuk sessizce kendi yolunu çiziyordur. Kimi zaman hayat bizi fare yapar. Köşeye sıkışmış hissederiz.
Ama unutmayın; her sabırlı fare, zamanı geldiğinde pençesini gösterir.
Kedi olmak, her zaman kazanan olmak değildir. Çünkü oyunun ortasında roller değişebilir. Bir saldırı, bir zayıflığı açığa çıkarabilir. Bir geri adım, bir tuzağın kapısını aralayabilir. Bazen geri çekilmek, kazanmanın ilk adımıdır. Bu yüzden satranç öğretir: Rol değil, zaman önemlidir. Zamanı geldiğinde en sessiz taş bile bağırır. En köşeye sıkışmış oyuncu bile, tahtayı altüst eder. Hayatta da satrançta da en çok kazananlar hem kedi olmayı hem fare olmayı bilenlerdir. Kovalarken ölçülü, kaçarken gururlu, savunmada sabırlı, saldırıda dikkatli olanlar... Çünkü bu oyunda güç, sadece taşta değil; sabırda, sezgide ve zamanı hissetmededir. Her piyonun gölgesinde bir fare, her kalenin sessizliğinde bir kedi yatar. Tahtada olan sadece taşlar değil; strateji, zihin ve ruhun dansıdır.
Günün Bulmacası
Siyah oynar, 3 hamlede mat.
(So, Wesley-Fedorchuk, Sergey A.)