Geometrinin ve matematiğin o ödün vermez sınırları satranç tahtasında ilk bakışta kendini hemen belli eder: Siyah ve beyaz kareler, siyah ve beyaz taşlar. Kurallar net, çerçeve keskindir; bir taş ya oradadır ya da değil, bir hamle ya kurallara uygundur ya da tamamen kuraldışı. Dışarıdan bakan bir göz için bu manzara, oyunun milimetrik doğrulardan ibaret mekanik bir evren olduğunu düşündürtebilir. Ancak o ilk piyon ileri sürüldüğü, saat çalışmaya başladığı ve taşlar amansız bir kurguyla hareket ettiği an, o keskin siyah ve beyaz dünya hızla erir; yerini insan zihninin bile sınırlarını zorlayan uçsuz bucaksız bir gri alana bırakır. Tıpkı hayatın, planlarımızın ötesine taşan o öngörülemez ritmi gibi.
Amatör bir oyuncunun ya da hayata henüz adım atan bir gencin en büyük yanılgısı, her pozisyonda sihirli ve "mutlak doğru" tek bir hamle olduğunu zannetmektir. Günümüzde yapay zekâ ekranlarındaki sayısal analizlere bakıp oyunun matematiksel olarak tamamen çözüldüğünü varsayanlar yanılırlar. Çünkü; usta bir satranç oyuncusu çok iyi bilir ki, tahtadaki pek çok kritik konumda en iyi hamle tek değildir. O anki psikolojik duruma, risk iştahına ve hatta masanın karşı tarafında oturan insanın karakterine göre bükülür, şekil değiştirir. Satranç, tek bir mutlak doğrunun diktası değil, farklı doğruların ve felsefi tercihlerin birbiriyle estetik savaşıdır. Bugün en güçlü satranç motorları bile aynı karmaşık pozisyonu saatlerce analiz ettiğinde bazen birbirine tamamen zıt iki farklı stratejiyi eşit derecede mükemmel olarak puanlayabilir. Biri tahtayı ateşe veren, fedalarla dolu agresif bir fırtınayı seçerken diğeri rakibini sabırla, milim milim boğan pozisyonel bir sessizliği tercih eder. Bu iki yoldan hangisinin mutlak doğru olduğunu iddia edebiliriz? İkisi de doğrudur ve bu doğru, onu seçen oyuncunun hayata bakışında, karakterinde gizlidir.
Bu zihinsel esneklik, hayatın tam kalbindeki belirsizliklerle muazzam bir paralellik gösterir. Yedi yaşındaki bir çocuk okul sıralarında ilk kararlarını alırken, kariyerinin ortasındaki bir yetişkin radikal bir yol ayrımındayken ya da altmış yaşındaki bir insan geriye dönüp kendi hayat muhasebesini yaparken hep o tek ve kusursuz doğruyu arayıp dururuz. Hangi meslek bizi tam anlamıyla mutlu ederdi, hangi şehirde yaşasaydık hayatımız bir şiire dönüşürdü, o yol ayrımında diğer tarafa sapsaydık ne olurdu? Oysa yaşamın 64 karesinde de tek bir mükemmel senaryo hiçbir zaman var olmamıştır. Seçtiğimiz her yol kendi içinde yeni doğrular, yeni kazançlar ve kaçınılmaz kayıplar barındırır; vezir kanadında alan kazanırken şah kanadını zayıflatmayı göze almak gibi, hayatta da bir başarıya yürürken başka bir değerden feda ederiz. Bu bir hata değil, varoluşsal bir tercihtir.
İnsan zihni doğası gereği belirsizlikten ürker ve her şeyi siyah ya da beyaz olarak etiketlemek, dünyayı haklılar ve haksızlar diye ikiye bölmek bizi sahte bir konfor alanına iter. Gri alanlar tekinsizdir; çünkü orada sorumluluk almak, risk yönetmek ve en önemlisi "Bilmiyorum." diyebilme olgunluğuna erişmek gerekir. İşte satranç, insana tam da bu sisli belirsizliğin ortasında bile ayakta kalmayı, kararlılıkla ilerlemeyi aşılar. Önünüzdeki pozisyon öyle karmaşıktır ki, sonraki on hamleyi matematiksel olarak hesaplamanız imkânsız hâle geldiğinde devreye sezgileriniz, süzülmüş ilkeleriniz ve felsefeniz girer. Geleceği göremediğimiz o anlarda merkez kareleri kontrol etmek, taşların uyumunu korumak ve fırtınanın dinmesini beklemek, hayattaki dürüstlük, adalet ve sevgi gibi temel ilkelerimizin bizi belirsizlikte koruyan pusulasına dönüşür.
Felsefi bir pencereden bakıldığında satranç, her insanın kendi doğrusunu sıfırdan inşa ettiği benzersiz bir süreçtir. Tahtanın başına geçtiğinizde sizden önce yaşamış milyonlarca insanın teorilerini, kitaplara geçmiş açılış kalıplarını bilirsiniz. Ancak oyunun orta yerine gelindiğinde artık tamamen yalnızsınızdır ve o ana kadar yazılmış hiçbir kitap, önünüzdeki o özgün pozisyonun ruhunu tam olarak anlatamaz. Kendi doğrunuzu yaratmak ve o hamlenin getireceği tüm sonuçları cesaretle üstlenmek zorundasınızdır. Hayat da bize hazır bir yaşam kılavuzuyla sunulmaz; toplumun ya da kültürün dikte ettiği doğrular bir yere kadar rehberlik etse de nihayetinde kendi tahtamızın başına geçer ve o hamleyi bizzat yaparız. Eğer satranç sadece mutlak doğrulardan ve formüllerden ibaret olsaydı, yüzyıllar önce çözülmüş, cazibesini yitirmiş kuru bir bulmacaya dönüşürdü. Onu ölümsüz kılan, siyah ve beyaz taşların arkasındaki o uçsuz bucaksız gri alanlar, yani insan ruhunun yaratıcılığıdır. Hayatı da sadece başarılardan ve başarısızlıklardan ibaret görmeyi bıraktığımızda, siyah ve beyazın arasındaki o muazzam gri tonları keşfeder, belirsizliğin bir tehdit değil, yaşamı zenginleştiren en güzel gizem olduğunu anlarız.
Günün Bulmacası
Beyaz oynar, 2 hamlede mat eder.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Fatih Öztürk
Mutlak doğru var mıdır?
Fatih Hoca ile satranç köşesi
Geometrinin ve matematiğin o ödün vermez sınırları satranç tahtasında ilk bakışta kendini hemen belli eder: Siyah ve beyaz kareler, siyah ve beyaz taşlar. Kurallar net, çerçeve keskindir; bir taş ya oradadır ya da değil, bir hamle ya kurallara uygundur ya da tamamen kuraldışı. Dışarıdan bakan bir göz için bu manzara, oyunun milimetrik doğrulardan ibaret mekanik bir evren olduğunu düşündürtebilir. Ancak o ilk piyon ileri sürüldüğü, saat çalışmaya başladığı ve taşlar amansız bir kurguyla hareket ettiği an, o keskin siyah ve beyaz dünya hızla erir; yerini insan zihninin bile sınırlarını zorlayan uçsuz bucaksız bir gri alana bırakır. Tıpkı hayatın, planlarımızın ötesine taşan o öngörülemez ritmi gibi.
Amatör bir oyuncunun ya da hayata henüz adım atan bir gencin en büyük yanılgısı, her pozisyonda sihirli ve "mutlak doğru" tek bir hamle olduğunu zannetmektir. Günümüzde yapay zekâ ekranlarındaki sayısal analizlere bakıp oyunun matematiksel olarak tamamen çözüldüğünü varsayanlar yanılırlar. Çünkü; usta bir satranç oyuncusu çok iyi bilir ki, tahtadaki pek çok kritik konumda en iyi hamle tek değildir. O anki psikolojik duruma, risk iştahına ve hatta masanın karşı tarafında oturan insanın karakterine göre bükülür, şekil değiştirir. Satranç, tek bir mutlak doğrunun diktası değil, farklı doğruların ve felsefi tercihlerin birbiriyle estetik savaşıdır. Bugün en güçlü satranç motorları bile aynı karmaşık pozisyonu saatlerce analiz ettiğinde bazen birbirine tamamen zıt iki farklı stratejiyi eşit derecede mükemmel olarak puanlayabilir. Biri tahtayı ateşe veren, fedalarla dolu agresif bir fırtınayı seçerken diğeri rakibini sabırla, milim milim boğan pozisyonel bir sessizliği tercih eder. Bu iki yoldan hangisinin mutlak doğru olduğunu iddia edebiliriz? İkisi de doğrudur ve bu doğru, onu seçen oyuncunun hayata bakışında, karakterinde gizlidir.
Bu zihinsel esneklik, hayatın tam kalbindeki belirsizliklerle muazzam bir paralellik gösterir. Yedi yaşındaki bir çocuk okul sıralarında ilk kararlarını alırken, kariyerinin ortasındaki bir yetişkin radikal bir yol ayrımındayken ya da altmış yaşındaki bir insan geriye dönüp kendi hayat muhasebesini yaparken hep o tek ve kusursuz doğruyu arayıp dururuz. Hangi meslek bizi tam anlamıyla mutlu ederdi, hangi şehirde yaşasaydık hayatımız bir şiire dönüşürdü, o yol ayrımında diğer tarafa sapsaydık ne olurdu? Oysa yaşamın 64 karesinde de tek bir mükemmel senaryo hiçbir zaman var olmamıştır. Seçtiğimiz her yol kendi içinde yeni doğrular, yeni kazançlar ve kaçınılmaz kayıplar barındırır; vezir kanadında alan kazanırken şah kanadını zayıflatmayı göze almak gibi, hayatta da bir başarıya yürürken başka bir değerden feda ederiz. Bu bir hata değil, varoluşsal bir tercihtir.
İnsan zihni doğası gereği belirsizlikten ürker ve her şeyi siyah ya da beyaz olarak etiketlemek, dünyayı haklılar ve haksızlar diye ikiye bölmek bizi sahte bir konfor alanına iter. Gri alanlar tekinsizdir; çünkü orada sorumluluk almak, risk yönetmek ve en önemlisi "Bilmiyorum." diyebilme olgunluğuna erişmek gerekir. İşte satranç, insana tam da bu sisli belirsizliğin ortasında bile ayakta kalmayı, kararlılıkla ilerlemeyi aşılar. Önünüzdeki pozisyon öyle karmaşıktır ki, sonraki on hamleyi matematiksel olarak hesaplamanız imkânsız hâle geldiğinde devreye sezgileriniz, süzülmüş ilkeleriniz ve felsefeniz girer. Geleceği göremediğimiz o anlarda merkez kareleri kontrol etmek, taşların uyumunu korumak ve fırtınanın dinmesini beklemek, hayattaki dürüstlük, adalet ve sevgi gibi temel ilkelerimizin bizi belirsizlikte koruyan pusulasına dönüşür.
Felsefi bir pencereden bakıldığında satranç, her insanın kendi doğrusunu sıfırdan inşa ettiği benzersiz bir süreçtir. Tahtanın başına geçtiğinizde sizden önce yaşamış milyonlarca insanın teorilerini, kitaplara geçmiş açılış kalıplarını bilirsiniz. Ancak oyunun orta yerine gelindiğinde artık tamamen yalnızsınızdır ve o ana kadar yazılmış hiçbir kitap, önünüzdeki o özgün pozisyonun ruhunu tam olarak anlatamaz. Kendi doğrunuzu yaratmak ve o hamlenin getireceği tüm sonuçları cesaretle üstlenmek zorundasınızdır. Hayat da bize hazır bir yaşam kılavuzuyla sunulmaz; toplumun ya da kültürün dikte ettiği doğrular bir yere kadar rehberlik etse de nihayetinde kendi tahtamızın başına geçer ve o hamleyi bizzat yaparız. Eğer satranç sadece mutlak doğrulardan ve formüllerden ibaret olsaydı, yüzyıllar önce çözülmüş, cazibesini yitirmiş kuru bir bulmacaya dönüşürdü. Onu ölümsüz kılan, siyah ve beyaz taşların arkasındaki o uçsuz bucaksız gri alanlar, yani insan ruhunun yaratıcılığıdır. Hayatı da sadece başarılardan ve başarısızlıklardan ibaret görmeyi bıraktığımızda, siyah ve beyazın arasındaki o muazzam gri tonları keşfeder, belirsizliğin bir tehdit değil, yaşamı zenginleştiren en güzel gizem olduğunu anlarız.
Günün Bulmacası
Beyaz oynar, 2 hamlede mat eder.