Hava Durumu

Sahnenin dışındaki oyuncular

Yazının Giriş Tarihi: 18.10.2025 12:29
Yazının Güncellenme Tarihi: 18.10.2025 12:33

Fatih Hoca ile satranç köşesi

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Hiç kendini denemeyecek misin? Kim olduğunu, ne olduğunu bilmeden mi öleceksin?” sözü bir nasihat değil, insanın içini sarsan bir çağrıdır. Her döneme hitap eder, ama en çok bugünün insanına. Çünkü biz, kendi hayatımızın başrolünü başkasına vermiş bir çağın çocuklarıyız. Ekranların ışığında başkalarının hayatlarını izliyor, onların sevinçlerine, başarılarına, düşüşlerine tanıklık ediyoruz. Alkışlarımız başkalarına, cesaretimiz ise eksik. Hep sahnenin dışında, güvenli bir karanlıkta bekliyoruz.

Satranç tahtası bu hâlin küçük bir yansımasıdır. O siyah-beyaz kareler insanın iç dünyasının haritası gibidir. Her taş bir duyguyu taşır: kaleler güvenliği, filler sezgiyi, atlar cesareti, vezir özgürlüğü, şah ise kırılganlığı simgeler. Bir oyuncu taşını oynadığında yalnızca hamle yapmaz, aynı zamanda kendi iç sesini de harekete geçirir. Ama çoğu insan bu tahtada da Tanpınar’ın kahramanları gibidir: temkinli, bekleyen, ürkek… Risk almaktan korkar, taşlarını ilerletmez. Oysa satrançta da hayatta da hareket etmeyen taş, işlevsizleşir. Bugünün dünyasında “risk” kelimesi neredeyse yasak. Her şey hesaplı, güvenli, ölçülmüş. İnsan artık hata yapmaktan değil, hatalı görünmekten korkuyor. Başarısızlık değil, başarısız imajı utanç verici sayılıyor. Bu yüzden birçok insan kendi oyununu oynamak yerine başkalarının oyunlarını izliyor. Tıpkı satrançta hamle yapmaktan korkan oyuncular gibi taşlarını koruyor, zaman kazanmak isterken tahtadaki alanını kaybediyor ve sonunda hiç oynamadığı bir oyunu kaybediyor.

Bir öğrencimle oynadığım bir maçta bu gerçeği gördüm. Her hamlede duruyor, düşünüyor, elini taşlara götüremiyordu. “Neden bekliyorsun?” diye sordum. “Hocam, yanlış yapmaktan korkuyorum.” dedi. O an anladım ki bu yalnızca bir çocuğun değil, bir çağın cümlesiydi: Belki yanlış yaparım. Bizler de aynıyız. Hata yapmaktan korktuğumuz için denemiyoruz, denemedikçe köreliyoruz, korktukça kaybediyoruz. Tanpınar’ın “sahnenin dışındakiler”i artık romanlarda değil, çevremizde yaşıyor. Toplu taşımada, iş yerlerinde, sosyal medyada... Herkes izliyor, ama kimse oynamıyor. Oysa satrançta her ileri hamle bir irade beyanıdır. Bir piyon bile öne çıktığında der ki: “Artık başlıyorum.” O andan sonra geri dönüş yoktur. Hayatta da böyledir. Bir işe başlamak, bir fikir üretmek, bir hayali paylaşmak… Bunların hepsi bir hamledir. Bazen kaybedersin, ama o kayıp seni dönüştürür. Çünkü hiçbir ustalık denemeden doğmaz. Satrançta zaman da görünmez bir rakiptir. Saatin sesi, karar anlarının kalp atışıdır. İnsan “Biraz daha düşüneyim.” derken fark etmeden oyunu zamana bırakır, ama zaman beklemez. Hayatta da çok düşünenler değil, doğru anda adım atanlar kazanır. Beklemek, çoğu zaman kaybetmenin kibar biçimidir. Ustalaşmak, başkalarının oyunlarını ezberlemekle değil, kendi oyununun ritmini bulmakla olur. Birçok oyuncu “usta hamleleri” taklit eder, ama kendi oyununda bocalar. Çünkü hayat ezberle işlemez. Her rakip, her durum farklıdır. Kendi oyununun ustası olmak, kendi riskini almaktan geçer. Kaybetmeden kim olduğunu anlayamazsın. Her yenilgi, bir aynadır. Her yanlış hamle, karakterini biraz daha aydınlatır.

Tanpınar için zaman, yalnızca geçen bir ölçü değil, insanın olgunlaşma biçimiydi. Satrançta da böyledir. Her saniye oyuncunun iç dengesini sınar. Kim sabırlı, kim aceleci, kim paniğe kapılır? Zamanın baskısı altındaki her karar, insanın gerçek yüzünü gösterir. Tıpkı hayatta olduğu gibi... Bazen çok düşünürüz, ama o “doğru an” kaçtığında en iyi fikir bile işe yaramaz. İnsanın en büyük yanılgısı, değişmeden yaşayabileceğini sanmasıdır. Tanpınar’ın “sahnenin dışındakiler”i, kendi hamlesinden korkanlardır. Değişimden kaçarken kendi içlerinde donarlar. Oysa tahtada hiçbir taş yerinde durarak değer kazanmaz. Bir piyon bile ilerlemeden vezir olamaz. İnsan da öyle: Denemeden büyüyemez, hareket etmeden dönüşemez. Konfor alanı bir liman gibidir; dışarıdaki fırtınalardan korur ama ufku kapatır.

Her oyuncu sonunda kendi doğasıyla yüzleşir. “Ben nasıl bir oyuncuyum?” sorusu, “Ben kimim?” sorusunun kardeşidir. Kimi saldırgandır, kimi sabırlı, kimi sezgisel… Ama hepsi aynı yolculuktadır: kendini tanıma yolculuğu. Her oyun, insanın içindeki bir kapıyı aralar ve insan, her oyunda biraz daha yaklaşır kendi merkezine. Tanpınar’ın çağrısı aslında tek cümlede gizlidir: Seyirci kalma! Çünkü sahneye çıkan, yalnızca hataya değil, keşfe de açıktır. Satrançta da hayatta da sahneye çıkmak, var olmayı seçmektir. Bazen yenilirsin, bazen parıldarsın, ama en azından oradasındır ve orada olmak, dışarıdan izlemekten her zaman daha değerlidir.

Oyun bittiğinde şah da devrilir, vezir de kale de. Ama kimse sonucu değil, kimin gerçekten oynadığını hatırlar. Tanpınar’ın sorusu o anda yeniden yankılanır: “Hiç kendini denemeyecek misin?” Belki de gerçek zafer, rakibini mat etmek değil, kendi korkularını yenmektir. Belki de en büyük oyun, insanın kendi içinde oynadığıdır ve belki de en büyük kayıp, hiç oynamamış olmaktır. Çünkü satrançta da hayatta da yalnızca hamle yapanlar hatırlanır. Sahnenin dışında kalanlarsa hiç başlamamış bir oyunun sessiz seyircileridir.

Günün Bulmacası

Beyaz oynar, 3 hamlede mat.

(Naiditsch, Arkadij-Gurevich, Mikhail)

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.