Satranç tahtası başında oturduğumda, sessizce bana bakan 64 kareyle yine yüzleşiyorum. Onlar konuşmaz ama her biri bir öykü anlatır. Bugün size, bu sessiz tahtada yıllardır içime işleyen bir paradokstan söz etmek istiyorum:
“Kazanırsan kaybedersin.”
İlk başta saçma geliyor, değil mi? Oyunun amacı kazanmaksa, kazanmak neden kaybetmek olsun? Bazı hamleler tahtada değil, yürekte yapılır.
Antrenörlük yaptığım ilk zamanlarda öğrencilerimden biri bana şu soruyu sordu:
“Hocam, neden bazen bilerek kazanmadığınızı hissediyorum? Benim gelişmemi mi bekliyorsunuz?”
O an gülümsedim. Onun henüz adını koyamadığı ama derinlerde hissettiği bir şeyi fark ettim. Bu yazı, işte o sorunun cevabıdır.
Yıllar önce, ustamla oynadığım o unutulmaz oyunu hatırlıyorum. Oyunun ortasında benim taşlarım darmadağın, onun taşları dans eder gibiydi. Ama mat etmiyordu. Beni sıkıştırıyor, ama boğmuyordu. Sanki beni yok etmeye değil, eğitmeye çalışıyordu.
Oyun bittiğinde ona kızgınlıkla dönüp “Neden bitirmediniz?” dedim. Gözlerimin içine baktı ve dedi ki:
“Eğer kazanırsam, sen oyunu kaybedersin. Ama eğer kaybedersem, sen satrancı kazanırsın.”
İlk başta çelişki gibi geldi. Ama yıllar geçtikçe şunu öğrendim. Ustaların en büyük hamlesi, bazen yapmadıkları hamledir. Satranç kitapları size "kazanmak için oynayın" der. Turnuvalar, dereceler, madalyalar… Ama satrancın derinliklerine indikçe bu soruyla yüzleşirsiniz. “Gerçek zafer, rakibi alt etmek mi; yoksa birlikte büyümek midir?” Bir baba düşünün… Küçük kızıyla satranç oynuyor. Her taşı ustaca kullanabilir. Ama o gün kaleyi gözden çıkarıyor, fili görmezden geliyor. Neden mi? Çünkü o an kazandığı şey bir oyun değil, bir gülümseme ve kızının gözünde büyüyen cesaret duygusu.
Bazı oyunlar kazanılmak için değil, bağ kurmak için oynanır. Çok güçlü oynamaya başladığınızda, çevrenizdekiler oyun oynamak istemez. Siz kazanırsınız, ama kimse kalmaz. Şampiyon olursunuz, ama o ünvan sizi bir sandalyeye oturtur, tek başınıza. Ne kadar çok kazanırsanız, o kadar az rakibiniz olur. Sonunda tahtanın bir tarafı hep boş kalır. İşte bu, sessiz bir yalnızlıktır. Satranç size ne kazandırdıysa, yavaşça onu sizden alır. Bir öğrencim vardı. Her oyundan sonra gözleri yaşarırdı. Hep kaybediyordu. Ama bir gün fark ettim: Artık tuzaklara düşmüyordu. Piyonların değeri artmıştı gözünde. Sabrı kazanmıştı.
Çünkü satrançta kayıplar, aslında gelecekteki doğruların tohumudur. Tıpkı hayat gibi. Her oyun bir soru sorar. Ne için oynuyorsun? Eğer yalnızca kazanmak için oynuyorsan, ilk yenilginde yıkılırsın. Ama oynadığın için seviyorsan, her hamlede büyürsün. Bir tahtada, belki yüzlerce oyunda, ben kazandım. Ama en çok şey öğrendiğim oyunlar hep kaybettiklerimdi. Ve en çok sevdiğim oyunlar, bitmeyenlerdi. Çünkü o oyunlarda hâlâ yaşam vardı. Umut vardı. İnsanlık vardı. Satrancı sadece bir oyun değil, bir dostluk dili olarak da görmeye başladığınızda bu paradoks sizin de yüreğinize yerleşecek.
Satrancı bir oyun gibi görmek kolaydır. Ama satranç aynı zamanda, insanın varoluş çabalarının simgesidir. Kazanmak istememiz doğaldır. Ama tam da bu istek bizi içten içe yoran döngülerin içine sürükleyebilir. Tıpkı Albert Camus’nün anlattığı gibi. Sisyphos, her gün dev bir kayayı dağın tepesine çıkarır; kaya tekrar yuvarlanır. Ve o yine başa döner. Bu sonsuz döngü anlamsız gibi görünse de Camus şöyle der: “Sisyphos mutlu olmalı. Çünkü o anlamı kendisi yaratır.” Bu, satrançla birebir örtüşür. Her oyun başa döner. Her hamle bir başka oyunun başlangıcıdır. Ve bir gün anlarsın ki, oyunun sonu değil, oyunun kendisi anlam yaratır. Friedrich Nietzsche “güç istenci”nden bahsederken, insanın kendini aşma arzusunu anlatır. Satrançta kazanmak da bir çeşit güç istemidir. Ama eğer bu istek yalnızca “başkasını alt etmek” içinse, içi boştur. Gerçek güç, kendini aşmak için oynandığında ortaya çıkar. “Rakibini yenmek cesaret ister. Ama kendini yenmek: işte asıl zafer budur.” Martin Heidegger’e göre insan, “ölüme doğru varlık”tır. Bu düşünceye göre her an, geçiciliğin içinde yankılanır. Satranç da böyle bir şeydir: Her taşın sınırlı bir zamanı vardır. Her oyunun sonu bir “mat”tır, bir yok oluş. Ama bu yok oluş, varlığın değerini artırır. Bu yüzden bazı oyunları kazandığınızda bile içten içe bir hüzün çöker.
Çünkü o an bitmiştir. Bir daha asla aynı oyun oynanamayacaktır. “Kazanırsan kaybedersin”, yüzeyde bir çelişki gibi görünür. Ama derinlerde bir hakikati barındırır. Eğer sadece sonuç için oynuyorsan, sürecin güzelliğini kaçırırsın. Satrancı, hayatı, ilişkileri; yalnızca kazanç ve kayıpla değerlendirdiğimizde, asıl değeri gözden kaçırırız. Belki de gerçek ustalık, kaybedeceğini bilerek yine de oyuna oturabilmektir. Çünkü bazen taşları değil, kendimizi oynarız. Ve o oyunu kazanmak için önce kaybetmeyi göze almalıyız.
Günün Bulmacası
Beyaz oynar, 3 hamlede mat.
(Ponomariov, Ruslan-Kamsky, Gata)
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Fatih Öztürk
Satrancın sessiz paradoksu
Fatih Hoca satranç köşesi
Satranç tahtası başında oturduğumda, sessizce bana bakan 64 kareyle yine yüzleşiyorum. Onlar konuşmaz ama her biri bir öykü anlatır. Bugün size, bu sessiz tahtada yıllardır içime işleyen bir paradokstan söz etmek istiyorum:
“Kazanırsan kaybedersin.”
İlk başta saçma geliyor, değil mi? Oyunun amacı kazanmaksa, kazanmak neden kaybetmek olsun? Bazı hamleler tahtada değil, yürekte yapılır.
Antrenörlük yaptığım ilk zamanlarda öğrencilerimden biri bana şu soruyu sordu:
“Hocam, neden bazen bilerek kazanmadığınızı hissediyorum? Benim gelişmemi mi bekliyorsunuz?”
O an gülümsedim. Onun henüz adını koyamadığı ama derinlerde hissettiği bir şeyi fark ettim. Bu yazı, işte o sorunun cevabıdır.
Yıllar önce, ustamla oynadığım o unutulmaz oyunu hatırlıyorum. Oyunun ortasında benim taşlarım darmadağın, onun taşları dans eder gibiydi. Ama mat etmiyordu. Beni sıkıştırıyor, ama boğmuyordu. Sanki beni yok etmeye değil, eğitmeye çalışıyordu.
Oyun bittiğinde ona kızgınlıkla dönüp “Neden bitirmediniz?” dedim.
Gözlerimin içine baktı ve dedi ki:
“Eğer kazanırsam, sen oyunu kaybedersin. Ama eğer kaybedersem, sen satrancı kazanırsın.”
İlk başta çelişki gibi geldi. Ama yıllar geçtikçe şunu öğrendim. Ustaların en büyük hamlesi, bazen yapmadıkları hamledir. Satranç kitapları size "kazanmak için oynayın" der. Turnuvalar, dereceler, madalyalar… Ama satrancın derinliklerine indikçe bu soruyla yüzleşirsiniz. “Gerçek zafer, rakibi alt etmek mi; yoksa birlikte büyümek midir?” Bir baba düşünün… Küçük kızıyla satranç oynuyor. Her taşı ustaca kullanabilir. Ama o gün kaleyi gözden çıkarıyor, fili görmezden geliyor. Neden mi? Çünkü o an kazandığı şey bir oyun değil, bir gülümseme ve kızının gözünde büyüyen cesaret duygusu.
Bazı oyunlar kazanılmak için değil, bağ kurmak için oynanır. Çok güçlü oynamaya başladığınızda, çevrenizdekiler oyun oynamak istemez. Siz kazanırsınız, ama kimse kalmaz. Şampiyon olursunuz, ama o ünvan sizi bir sandalyeye oturtur, tek başınıza. Ne kadar çok kazanırsanız, o kadar az rakibiniz olur. Sonunda tahtanın bir tarafı hep boş kalır. İşte bu, sessiz bir yalnızlıktır. Satranç size ne kazandırdıysa, yavaşça onu sizden alır. Bir öğrencim vardı. Her oyundan sonra gözleri yaşarırdı. Hep kaybediyordu. Ama bir gün fark ettim: Artık tuzaklara düşmüyordu. Piyonların değeri artmıştı gözünde. Sabrı kazanmıştı.
Çünkü satrançta kayıplar, aslında gelecekteki doğruların tohumudur.
Tıpkı hayat gibi. Her oyun bir soru sorar. Ne için oynuyorsun? Eğer yalnızca kazanmak için oynuyorsan, ilk yenilginde yıkılırsın. Ama oynadığın için seviyorsan, her hamlede büyürsün. Bir tahtada, belki yüzlerce oyunda, ben kazandım. Ama en çok şey öğrendiğim oyunlar hep kaybettiklerimdi. Ve en çok sevdiğim oyunlar, bitmeyenlerdi. Çünkü o oyunlarda hâlâ yaşam vardı. Umut vardı. İnsanlık vardı. Satrancı sadece bir oyun değil, bir dostluk dili olarak da görmeye başladığınızda bu paradoks sizin de yüreğinize yerleşecek.
Satrancı bir oyun gibi görmek kolaydır. Ama satranç aynı zamanda, insanın varoluş çabalarının simgesidir. Kazanmak istememiz doğaldır. Ama tam da bu istek bizi içten içe yoran döngülerin içine sürükleyebilir. Tıpkı Albert Camus’nün anlattığı gibi. Sisyphos, her gün dev bir kayayı dağın tepesine çıkarır; kaya tekrar yuvarlanır. Ve o yine başa döner. Bu sonsuz döngü anlamsız gibi görünse de Camus şöyle der: “Sisyphos mutlu olmalı. Çünkü o anlamı kendisi yaratır.” Bu, satrançla birebir örtüşür. Her oyun başa döner. Her hamle bir başka oyunun başlangıcıdır. Ve bir gün anlarsın ki, oyunun sonu değil, oyunun kendisi anlam yaratır. Friedrich Nietzsche “güç istenci”nden bahsederken, insanın kendini aşma arzusunu anlatır. Satrançta kazanmak da bir çeşit güç istemidir. Ama eğer bu istek yalnızca “başkasını alt etmek” içinse, içi boştur. Gerçek güç, kendini aşmak için oynandığında ortaya çıkar. “Rakibini yenmek cesaret ister. Ama kendini yenmek: işte asıl zafer budur.” Martin Heidegger’e göre insan, “ölüme doğru varlık”tır. Bu düşünceye göre her an, geçiciliğin içinde yankılanır. Satranç da böyle bir şeydir: Her taşın sınırlı bir zamanı vardır. Her oyunun sonu bir “mat”tır, bir yok oluş. Ama bu yok oluş, varlığın değerini artırır. Bu yüzden bazı oyunları kazandığınızda bile içten içe bir hüzün çöker.
Çünkü o an bitmiştir. Bir daha asla aynı oyun oynanamayacaktır. “Kazanırsan kaybedersin”, yüzeyde bir çelişki gibi görünür. Ama derinlerde bir hakikati barındırır. Eğer sadece sonuç için oynuyorsan, sürecin güzelliğini kaçırırsın. Satrancı, hayatı, ilişkileri; yalnızca kazanç ve kayıpla değerlendirdiğimizde, asıl değeri gözden kaçırırız. Belki de gerçek ustalık, kaybedeceğini bilerek yine de oyuna oturabilmektir. Çünkü bazen taşları değil, kendimizi oynarız. Ve o oyunu kazanmak için önce kaybetmeyi göze almalıyız.
Günün Bulmacası
Beyaz oynar, 3 hamlede mat.
(Ponomariov, Ruslan-Kamsky, Gata)