Hayatın en büyük yanılgılarından biri, özgürlüğün sadece seçebilmekten ibaret olduğunu sanmaktır. Bize çocukluğumuzdan beri seçme hakkına sahip olmanın bir lütuf olduğu anlatılır. Yollar önümüze serilir, ihtimaller vitrinlerde süslenir ve hayat o amansız sesiyle fısıldar: "Hadi, bir adım at." Oysa insanı en çok özgürken hapseden, seçmeye zorlandığı o kör düğümlerdir. Karar vermenin mukaddes bir hak olmaktan çıkıp sırtımıza bindirilmiş bir kırbaca dönüştüğü o alacakaranlık kuşak… Satranç tahtası bu trajik insanlık hâlini tek bir kelimeyle özetler: Zugzwang.
Almanca kökenli olan ve satranç literatürüne sarsılmaz bir sütun gibi yerleşen bu terim, kabaca "hamle yapma zorunluluğu" anlamına gelir. Fakat kelime anlamının fersah fersah ötesinde bir varoluşsal krizi barındırır. Satrançta öyle talihsiz, öyle puslu anlar vardır ki, tahtadaki mevcut konumunuz fena sayılmaz; taşlarınız dengede, savunmanız nispeten sağlamdır. Ancak oyunun kuralı kaskatıdır: Hamle sırası sizdedir ve durmanız, pas geçmeniz, zamanı dondurmanız kesinlikle yasaktır. Elinizi hangi taşa uzatırsanız uzatın, atacağınız her adım kendi geometrinizi bozacak, kale duvarlarınızda bir gedik açacak ve sizi felakete bir nefes daha yaklaştıracaktır. En kötü hamle bile, kural gereği yapılmak zorundadır. İşte bu, hamle yapma mecburiyetinin getirdiği o derin, çaresiz ve dilsiz sancıdır.
Sadece altmış dört karelik o ahşap dünyada değil; hayatın tam ortasında, en canlı sokaklarında da yakalanırız Zugzwang’ın pençesine. Bazen bir ilişkinin artık tortulaşmış nefes aldırmayan son demlerinde, bazen kariyerimizin bizi kimliksizleştiren en kırılgan eşiğinde, bazen de kendi içsel dünyamızın o karanlık mahzenlerinde sıranın bize geldiğini hissederiz. Öyle dönemeçlere geliriz ki, kalmak içimizi ince ince sızlatır, gitmek ise arkada koca bir enkaz bırakır. Konuşmak her şeyi berbat edecek bir çığ gibidir, susmak ise büsbütün bir iradesizlik, sessiz bir intihar. Ne tarafa dönersek dönelim, hangi kelimeyi kuşanıp hangi maskeyi takarsak takalım, bir şeylerin kırılacağını bilmenin yarattığı o karar felci, insanı ruhen felç eder. Kıpırdayamazsınız, ama durmanıza da izin verilmez.
Böyle anlarda insan, zamanı durdurmayı, tahtanın başından usulca kalkıp gitmeyi diler. Hayatın bizden sürekli bir reaksiyon beklemesine, bizi her gün yeni bir kararla köşeye sıkıştırmasına isyan ederiz. Ancak yaşamın kuralları da o kuralcı satranç masası kadar kibirli ve tavizsizdir: Zaman akar, analog saatin o küçük düğmesi aşağı iner ve o hamle er ya da geç yapılmak zorundadır. Elini hayattan çekmek, "Ben oynamıyorum." demek bir kaçış yolu değildir. Bir piyonu umutsuzca ileri sürmek veya şahı o güne kadar sığındığı korunaklı limanından çıkarmak… Seçiminiz ne kadar hazin olursa olsun, bedelini bizzat kendi ellerinizle ödeyeceğinizi bilerek uzatırsınız elinizi geleceğe.
Peki, her hamlenin bir kayıp, her adımın bir eksilme getirdiği bu mutlak çıkmaz sokaktan nasıl çıkılır? Zugzwang’ın o karanlık gibi görünen edebi felsefesi, tam da bu zifiri karanlıkta bize beklenmedik bir fener tutar. Eğer ne yaparsanız yapın konumunuz kötüleşecekse o hamleyi yaparken duyulan korku ve tereddüt, hamlenin yaratacağı hasarın kendisinden çok daha büyük bir yıkıma dönüşür. Karar felci, insanı zihnen uyuşturur, iradeyi çürütür. Oysa kaçınılmaz olanı, gelebilecek en ağır darbeyi asaletle, dik bir duruşla göğüslemek, kayıpların içindeki en büyük, en stratejik kazançtır.
Mademki o taş oynanacak, mademki o bedel bu masaya nakit olarak ödenecek; o hâlde o hamleyi korkunun esiri olarak değil, sonucun doğuracağı yeni dünyayı inşa etme cesaretiyle yapmak gerekir. Çünkü bazen tahtadaki büyük bir yıkım, her şeyin altüst olması, yepyeni bir oyun tarzının, daha önce hiç denenmemiş çok daha güçlü bir savunmanın doğum sancısıdır. Taş kaybetmek, oyunu kaybetmek anlamına gelmez; bazen bir vezirden vazgeçmek, özgürlüğe atılan en radikal adımdır.
Hayat bizi ne zaman bir köşede kıstırsa ve kulağımıza "Şimdi sıra sende, kaçamazsın." diye fısıldasa, içimizdeki o kıpırdayamama halini, o insani korkuyu olgunlukla kabullenmeliyiz. Zugzwang, insanın kendi sınırlarıyla, hayattaki mutlak kontrolsüzlüğüyle yüzleştiği, çocukluktan çıkıp bilgeliğe adım attığı o kutsal olgunlaşma anıdır. Unutmamak gerekir ki; en kötü hamle bile, kararsızlığın yarattığı o sonsuz, o çürütücü felçten çok daha değerlidir. Sıra bize geldiğinde, bizi yaralayacağını bilsek bile o adımı cesaretle atmak; bu devasa tiyatroda bir figüran değil, kendi tahtasının kaderini tayin eden gerçek bir oyuncu olduğumuzun en dürüst, en asil kanıtıdır.
Günün Bulmacası
Beyaz oynar, 2 hamlede mat eder.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Fatih Öztürk
Sıra bize geldiğinde
Fatih Hoca ile satranç köşesi
Hayatın en büyük yanılgılarından biri, özgürlüğün sadece seçebilmekten ibaret olduğunu sanmaktır. Bize çocukluğumuzdan beri seçme hakkına sahip olmanın bir lütuf olduğu anlatılır. Yollar önümüze serilir, ihtimaller vitrinlerde süslenir ve hayat o amansız sesiyle fısıldar: "Hadi, bir adım at." Oysa insanı en çok özgürken hapseden, seçmeye zorlandığı o kör düğümlerdir. Karar vermenin mukaddes bir hak olmaktan çıkıp sırtımıza bindirilmiş bir kırbaca dönüştüğü o alacakaranlık kuşak… Satranç tahtası bu trajik insanlık hâlini tek bir kelimeyle özetler: Zugzwang.
Almanca kökenli olan ve satranç literatürüne sarsılmaz bir sütun gibi yerleşen bu terim, kabaca "hamle yapma zorunluluğu" anlamına gelir. Fakat kelime anlamının fersah fersah ötesinde bir varoluşsal krizi barındırır. Satrançta öyle talihsiz, öyle puslu anlar vardır ki, tahtadaki mevcut konumunuz fena sayılmaz; taşlarınız dengede, savunmanız nispeten sağlamdır. Ancak oyunun kuralı kaskatıdır: Hamle sırası sizdedir ve durmanız, pas geçmeniz, zamanı dondurmanız kesinlikle yasaktır. Elinizi hangi taşa uzatırsanız uzatın, atacağınız her adım kendi geometrinizi bozacak, kale duvarlarınızda bir gedik açacak ve sizi felakete bir nefes daha yaklaştıracaktır. En kötü hamle bile, kural gereği yapılmak zorundadır. İşte bu, hamle yapma mecburiyetinin getirdiği o derin, çaresiz ve dilsiz sancıdır.
Sadece altmış dört karelik o ahşap dünyada değil; hayatın tam ortasında, en canlı sokaklarında da yakalanırız Zugzwang’ın pençesine. Bazen bir ilişkinin artık tortulaşmış nefes aldırmayan son demlerinde, bazen kariyerimizin bizi kimliksizleştiren en kırılgan eşiğinde, bazen de kendi içsel dünyamızın o karanlık mahzenlerinde sıranın bize geldiğini hissederiz. Öyle dönemeçlere geliriz ki, kalmak içimizi ince ince sızlatır, gitmek ise arkada koca bir enkaz bırakır. Konuşmak her şeyi berbat edecek bir çığ gibidir, susmak ise büsbütün bir iradesizlik, sessiz bir intihar. Ne tarafa dönersek dönelim, hangi kelimeyi kuşanıp hangi maskeyi takarsak takalım, bir şeylerin kırılacağını bilmenin yarattığı o karar felci, insanı ruhen felç eder. Kıpırdayamazsınız, ama durmanıza da izin verilmez.
Böyle anlarda insan, zamanı durdurmayı, tahtanın başından usulca kalkıp gitmeyi diler. Hayatın bizden sürekli bir reaksiyon beklemesine, bizi her gün yeni bir kararla köşeye sıkıştırmasına isyan ederiz. Ancak yaşamın kuralları da o kuralcı satranç masası kadar kibirli ve tavizsizdir: Zaman akar, analog saatin o küçük düğmesi aşağı iner ve o hamle er ya da geç yapılmak zorundadır. Elini hayattan çekmek, "Ben oynamıyorum." demek bir kaçış yolu değildir. Bir piyonu umutsuzca ileri sürmek veya şahı o güne kadar sığındığı korunaklı limanından çıkarmak… Seçiminiz ne kadar hazin olursa olsun, bedelini bizzat kendi ellerinizle ödeyeceğinizi bilerek uzatırsınız elinizi geleceğe.
Peki, her hamlenin bir kayıp, her adımın bir eksilme getirdiği bu mutlak çıkmaz sokaktan nasıl çıkılır? Zugzwang’ın o karanlık gibi görünen edebi felsefesi, tam da bu zifiri karanlıkta bize beklenmedik bir fener tutar. Eğer ne yaparsanız yapın konumunuz kötüleşecekse o hamleyi yaparken duyulan korku ve tereddüt, hamlenin yaratacağı hasarın kendisinden çok daha büyük bir yıkıma dönüşür. Karar felci, insanı zihnen uyuşturur, iradeyi çürütür. Oysa kaçınılmaz olanı, gelebilecek en ağır darbeyi asaletle, dik bir duruşla göğüslemek, kayıpların içindeki en büyük, en stratejik kazançtır.
Mademki o taş oynanacak, mademki o bedel bu masaya nakit olarak ödenecek; o hâlde o hamleyi korkunun esiri olarak değil, sonucun doğuracağı yeni dünyayı inşa etme cesaretiyle yapmak gerekir. Çünkü bazen tahtadaki büyük bir yıkım, her şeyin altüst olması, yepyeni bir oyun tarzının, daha önce hiç denenmemiş çok daha güçlü bir savunmanın doğum sancısıdır. Taş kaybetmek, oyunu kaybetmek anlamına gelmez; bazen bir vezirden vazgeçmek, özgürlüğe atılan en radikal adımdır.
Hayat bizi ne zaman bir köşede kıstırsa ve kulağımıza "Şimdi sıra sende, kaçamazsın." diye fısıldasa, içimizdeki o kıpırdayamama halini, o insani korkuyu olgunlukla kabullenmeliyiz. Zugzwang, insanın kendi sınırlarıyla, hayattaki mutlak kontrolsüzlüğüyle yüzleştiği, çocukluktan çıkıp bilgeliğe adım attığı o kutsal olgunlaşma anıdır. Unutmamak gerekir ki; en kötü hamle bile, kararsızlığın yarattığı o sonsuz, o çürütücü felçten çok daha değerlidir. Sıra bize geldiğinde, bizi yaralayacağını bilsek bile o adımı cesaretle atmak; bu devasa tiyatroda bir figüran değil, kendi tahtasının kaderini tayin eden gerçek bir oyuncu olduğumuzun en dürüst, en asil kanıtıdır.
Günün Bulmacası
Beyaz oynar, 2 hamlede mat eder.