Satrançta yeni başlayanların en sık düştüğü büyülü bir tuzak vardır: Veziri hemen oyuna sokmak. En güçlü, en yetenekli ve en çok kareye hükmeden taşı bir an önce sahaya sürüp maçı erkenden bitirme arzusu... Ancak usta bir oyuncunun karşısında veziri erkenden merkezi karelere fırlatmak, genellikle hazin bir sonun başlangıcıdır. Henüz oyunun başıdır; piyonlar yerinden yeni oynamış, atlar ve filler henüz kalelerini terk etmemiştir. Siz o devasa gücü, yani veziri tek başına ileri sürdüğünüzde, rakip kendi küçük taşlarıyla (piyonlarla ve atlarla) vezirinize saldırmaya başlar. Vezir her saldırıda kaçmak zorunda kalır. Rakip hem sizin en güçlü taşınızı kovalar hem de her hamlede kendi taşlarını geliştirerek tempo kazanır. Günün sonunda veziriniz yorgun, hırpalanmış ve köşeye sıkışmış bir hâlde geri dönerken rakibiniz tahtanın mutlak hâkimi olmuştur. Korunmasız bir güç gösterisi, büyük bir stratejik fiyaskoya dönüşmüştür.
İnsan hayatı da tıpkı bu açılış safhası gibi hassas bir denge üzerine kuruludur. Çocukluk dönemi, taşların yavaş yavaş, sindirile sindirile geliştirilmesi gereken o sakin başlangıç evresidir. Ancak modern dünya ve bazen de yüksek beklentili ebeveynlik refleksleri, çocukları birer "erken vezir" olmaya zorlar. Yaşından büyük sorumluluklar, taşınması imkânsız olgunluk beklentileri ve yetişkin dünyasının ağır yükleri, bir çocuğun omuzlarına erkenden yükleniverir. Akranları piyonlar gibi adım adım kendi çocukluğunu yaşarken, bazı çocuklar erkenden "büyümüş de küçülmüş" birer yetişkin gibi hayatın tam merkezine fırlatılır. Toplum bu durumu genellikle "Ne kadar akıllı ne kadar olgun bir çocuk." diyerek alkışlar. Tıpkı satrançta vezirin erken çıkışının yarattığı o sahte güç illüzyonu gibi... Oysa pedagojik gerçeklik bize çok daha sarsıcı bir şey söyler: Gelişim evrelerini tamamlamadan arkasında destekleyici bir yapı (sağlam piyonlar ve hafif taşlar) olmadan erkenden yetişkin dünyasına fırlatılan her çocuk, hayatın sert rüzgârlarına karşı açık bir hedef tahtası hâline gelir. Erken olgunlaşmak zorunda kalan, ailesinin duygusal yükünü sırtlayan, küçük yaşta büyük başarıların veya ağır sorumlulukların altına giren çocuklar; hayatın küçük ama yıpratıcı saldırıları karşısında savunmasız kalırlar. Akran zorbalığı, başarısızlık hissi, duygusal kırılganlıklar veya hayatın getirdiği beklenmedik krizler (tıpkı tahtadaki o küçük piyon ve at hamleleri gibi) bu erken gelişmiş çocukların üzerine gelmeye başladığında çocuk sığınacak bir liman bulamaz. Kaçmak, sürekli yön değiştirmek ve içsel olarak sürekli tempo kaybetmek zorunda kalır. Çünkü alt yapısı, yani duygusal olgunluğu henüz o büyük vezir gücünü taşıyacak esnekliğe ve sağlamlığa erişmemiştir.
Peki, bir eğitimci veya ebeveyn olarak bu açılış hatasından nasıl kaçınabiliriz? Asıl maharet, çocuğun içindeki o muazzam potansiyeli (veziri) yok saymak veya onu tamamen gizlemek değildir. Doğru antrenörlük ve rehberlik, her taşın zamanı geldiğinde sahneye çıkması gerektiğini bilmektir. Bir çocuğun zihinsel ve duygusal gelişiminde öncelikle temel taşlar yerli yerine oturmalıdır. Önce oyun oynamalı, hata yapmalı, piyonlar gibi küçük adımlarla dünyayı keşfetmeli, sosyal becerilerini (atlarını ve fillerini) geliştirmelidir. Güvenli bir kale arkasında (rok atarak) iç dünyasını sağlamlaştırmalıdır. Ancak bu sağlam gelişim altyapısı kurulduktan sonra, o çocuğun içindeki büyük güç yani vezir tahtaya çıktığında yıkılmaz bir güce dönüşür. Çünkü artık arkasında onu koruyan, ona alan açan ve onunla koordineli çalışan devasa bir karakter ordusu vardır.
Çocuklarımızı erkenden büyütmek, onlara iyilik yapmak demek değildir. Onları yaşayamadıkları bir çocukluğun gölgesinde yetişkinlik dünyasının ortasında yapayalnız ve korunmasız bırakmaktır. Satrançta da hayatta da en büyük güç, erkenden gövde gösterisi yapan değil; doğru zamanda, doğru destekle ve sarsılmaz bir koordinasyonla harekete geçen güçtür. Bırakın çocuklar zamanı gelene kadar kendi karelerinde çocuk kalsınlar, oyun ortası başladığında zaten her biri tahtanın en güçlü veziri olacaklardır.
Günün Bulmacası
Siyah oynar, 2 hamlede mat eder.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Fatih Öztürk
Vezirin erken oyuna çıkışı
Fatih Hoca ile satranç köşesi
Satrançta yeni başlayanların en sık düştüğü büyülü bir tuzak vardır: Veziri hemen oyuna sokmak. En güçlü, en yetenekli ve en çok kareye hükmeden taşı bir an önce sahaya sürüp maçı erkenden bitirme arzusu... Ancak usta bir oyuncunun karşısında veziri erkenden merkezi karelere fırlatmak, genellikle hazin bir sonun başlangıcıdır. Henüz oyunun başıdır; piyonlar yerinden yeni oynamış, atlar ve filler henüz kalelerini terk etmemiştir. Siz o devasa gücü, yani veziri tek başına ileri sürdüğünüzde, rakip kendi küçük taşlarıyla (piyonlarla ve atlarla) vezirinize saldırmaya başlar. Vezir her saldırıda kaçmak zorunda kalır. Rakip hem sizin en güçlü taşınızı kovalar hem de her hamlede kendi taşlarını geliştirerek tempo kazanır. Günün sonunda veziriniz yorgun, hırpalanmış ve köşeye sıkışmış bir hâlde geri dönerken rakibiniz tahtanın mutlak hâkimi olmuştur. Korunmasız bir güç gösterisi, büyük bir stratejik fiyaskoya dönüşmüştür.
İnsan hayatı da tıpkı bu açılış safhası gibi hassas bir denge üzerine kuruludur. Çocukluk dönemi, taşların yavaş yavaş, sindirile sindirile geliştirilmesi gereken o sakin başlangıç evresidir. Ancak modern dünya ve bazen de yüksek beklentili ebeveynlik refleksleri, çocukları birer "erken vezir" olmaya zorlar. Yaşından büyük sorumluluklar, taşınması imkânsız olgunluk beklentileri ve yetişkin dünyasının ağır yükleri, bir çocuğun omuzlarına erkenden yükleniverir. Akranları piyonlar gibi adım adım kendi çocukluğunu yaşarken, bazı çocuklar erkenden "büyümüş de küçülmüş" birer yetişkin gibi hayatın tam merkezine fırlatılır. Toplum bu durumu genellikle "Ne kadar akıllı ne kadar olgun bir çocuk." diyerek alkışlar. Tıpkı satrançta vezirin erken çıkışının yarattığı o sahte güç illüzyonu gibi... Oysa pedagojik gerçeklik bize çok daha sarsıcı bir şey söyler: Gelişim evrelerini tamamlamadan arkasında destekleyici bir yapı (sağlam piyonlar ve hafif taşlar) olmadan erkenden yetişkin dünyasına fırlatılan her çocuk, hayatın sert rüzgârlarına karşı açık bir hedef tahtası hâline gelir. Erken olgunlaşmak zorunda kalan, ailesinin duygusal yükünü sırtlayan, küçük yaşta büyük başarıların veya ağır sorumlulukların altına giren çocuklar; hayatın küçük ama yıpratıcı saldırıları karşısında savunmasız kalırlar. Akran zorbalığı, başarısızlık hissi, duygusal kırılganlıklar veya hayatın getirdiği beklenmedik krizler (tıpkı tahtadaki o küçük piyon ve at hamleleri gibi) bu erken gelişmiş çocukların üzerine gelmeye başladığında çocuk sığınacak bir liman bulamaz. Kaçmak, sürekli yön değiştirmek ve içsel olarak sürekli tempo kaybetmek zorunda kalır. Çünkü alt yapısı, yani duygusal olgunluğu henüz o büyük vezir gücünü taşıyacak esnekliğe ve sağlamlığa erişmemiştir.
Peki, bir eğitimci veya ebeveyn olarak bu açılış hatasından nasıl kaçınabiliriz? Asıl maharet, çocuğun içindeki o muazzam potansiyeli (veziri) yok saymak veya onu tamamen gizlemek değildir. Doğru antrenörlük ve rehberlik, her taşın zamanı geldiğinde sahneye çıkması gerektiğini bilmektir. Bir çocuğun zihinsel ve duygusal gelişiminde öncelikle temel taşlar yerli yerine oturmalıdır. Önce oyun oynamalı, hata yapmalı, piyonlar gibi küçük adımlarla dünyayı keşfetmeli, sosyal becerilerini (atlarını ve fillerini) geliştirmelidir. Güvenli bir kale arkasında (rok atarak) iç dünyasını sağlamlaştırmalıdır. Ancak bu sağlam gelişim altyapısı kurulduktan sonra, o çocuğun içindeki büyük güç yani vezir tahtaya çıktığında yıkılmaz bir güce dönüşür. Çünkü artık arkasında onu koruyan, ona alan açan ve onunla koordineli çalışan devasa bir karakter ordusu vardır.
Çocuklarımızı erkenden büyütmek, onlara iyilik yapmak demek değildir. Onları yaşayamadıkları bir çocukluğun gölgesinde yetişkinlik dünyasının ortasında yapayalnız ve korunmasız bırakmaktır. Satrançta da hayatta da en büyük güç, erkenden gövde gösterisi yapan değil; doğru zamanda, doğru destekle ve sarsılmaz bir koordinasyonla harekete geçen güçtür. Bırakın çocuklar zamanı gelene kadar kendi karelerinde çocuk kalsınlar, oyun ortası başladığında zaten her biri tahtanın en güçlü veziri olacaklardır.
Günün Bulmacası
Siyah oynar, 2 hamlede mat eder.