İnsanlar iletişimin artık farklı versiyonlarını denemeye başladı. Sesini dönüştürmek, inceltmek, ağız içinde yuvarlamak, genizden seslenmek, sese eko vermek ve doğal nefes borusundan gelen basıncın yönetimiyle doğru bir şekilde ses tellerine temas ederek en yalın hâliyle ortama yayılması gibi, en doğal olanı da budur.
İletişim her yerde ve her durumda düşünceyi, davranışı, tutumu ve duyguyu başlatan bir süreçtir. İnsan öncelikle kendiyle iletişim kurmalıdır. Evet, iletişim, kendi varlık ve benlik bilincinden hareketle biyolojik ve bilişsel bir dürtüyle soyut biçimde ortaya çıkan ve yaşama yayılan iç dünyanın sesi ve nefesidir.
İnsanlığın geçmişinden günümüze iletişim kurmanın çeşitliliğinde ve niteliğinde önemli aşamalar kat edildiği bilinmektedir. Günümüzde Andaman Adaları’nda yer alan ve sıkı şekilde korunan North Sentinel Adası’nda, dünyaya kapalı en ilkel kabilede yaşayan insanlar kendi aralarında bir tür iletişim hâlindeyken; New York’un Manhattan semtindeki ünlü finans caddesinde de insanlar birbirleriyle iletişim hâlinde olduklarını düşünüyor ve dışarıdan da öyle gözlemleniyor — her birinin kulağında olan kulaklık ortam dışı bir nesne olarak varsayılırsa. İnsan ve topluluklar arası iletişimin geniş yelpazesine bu açıdan bakabiliriz.
İletişim tam bu noktada, basitten karmaşığa doğru etkili bir araca ve artan yoğun ilgiyle fantastik bir tutkuya dönüşmüş durumda. Çevre ve özellikle yakın mahallenin etkisiyle zirve yapmış ve bu duruma bağlı olarak insanların tüm yaşamsal süreçlerine nüfuz etmiş hâlde. İletişimin karmaşıklığı ve sınır tanımayan çeşitlenmesiyle karşı karşıyayız. 1990’lı yıllarda son derece tekdüze, ancak etkili ve verimli olan bu sosyal güdü, günümüzde artık sınırlarını zorlamış; adeta yeni arayışlar barındıran bir “iletişebilme” serüvenine dönüşmüş durumda. Artık sözcükler, terimler ve yabancı kavramların yanında ses oyunları, ünlemler, emojiler eklenmiş; hatta objeler, giyim ve kuşam ile jest ve mimiklerle bir seremoniye dönüşmüş gibi. Abartı, artık iletişimde bir moda anlayışı olarak kanıksanmakta. Bu durum, 1900’ler ve sonrasında Avrupa hayranlığıyla Fransızca başta olmak üzere yabancı sözcüklerin günlük konuşma içinde yer etmesine benzetilebilir.
İletişimin kaynağı ve metodu olan düşünme stratejilerine geçebiliriz. Basit düşünmek ve basit iletişim kurmak bazen hayat kurtarır. Nasıl mı? Toplum, bilinç ve deneyimleriyle herhangi bir durum karşısında hemen geçmiş tecrübelerinden bir algoritma üretir ve karar vermeye hazır hâle gelir. Bazen birkaç seçenek sıralaması, kendi içinde küçük farklarla birbiri ardına yer alır. Ama aslında bütün bunların içinde en masumu, en pratik çözümü ve sonuca götürecek olanı en basit ve bazen ilk akla gelen olandır. Ancak karmaşık toplumsal deneyimler, hayal kırıklıkları, şüpheler ve riskler, alternatiflerin bile alternatifini arar duruma getirdiğinden, algoritma ileri bir seviyeye geçerek bizleri basitin uzağına taşır ve hata olasılığını da — matematikteki uzak nokta mesafesi gibi — kontrolden ve etkiden uzak bir duruma yönlendirir. Yani basit, en pratik, en yalın, en etkili, en isabetli ve herkes tarafından en az bir deneyime sahip, en kabul gören ve yaşamsal karşılığı olan bir yaklaşımken; biz ne yaparız? Biraz ego, biraz bilinçaltında gizli düşünceler ve kompleks duygular yüzünden, olması gerekenin ortasıyla ilgilenir; süslü, sözde akıl oyunları gibi görünen ama basit dil ve anlatım abartılarından ibaret söylemlerle dışavurum çabasına gireriz. Tabii ki bu cümlede de biraz öyle oldu; ancak bağlamı vurgulamak gerekiyor. Evet, en basit tabiriyle çabalarız. Oysa çabalamadan, gayet rahat ve doğal biçimde “evet” veya “hayır” diyebilmek değil midir düşünce beyanı? Ama her nedense sosyal bilinç, artık basiti basit ve değersiz algılamaya başladı. Sosyal medyada felsefi yönden derin anlamlar içeren küçücük bir söz paylaşımı insanların yoğun ilgisiyle karşılaşırken, neden Sokrates, Tolstoy, Dostoyevski, Atatürk veya Çin atasözleri gibi basit bir sözü kendimiz için dikkate almayız? Neden kendi yaşam felsefemize ait basit üç beş cümle kurmayız ya da yazıp duvara asmayız?
Yakın zamanda hocamız bize sordu: “Tenis nedir?” Bizler kendimizce bir paragrafa yakın cevaplar hazırlayarak elimizi kaldırdık. Sahadan oyun kurallarına, raket tutuşundan rakibe kadar birçok kod içeren açıklamalarda bulunduk ama hocamız tatmin olmuyordu. Aslında cevapların yanlışlığından değil, konuya yaklaşım biçiminden kaynaklanan bir hataydı. Hocamız, “Tenis: giden top-gelen top.” dedi. Evet, değil mi? Yaşam nedir sorusuna cevap vermek istesek, “doğumla ölüm arasında olan biten” demek yeterli değil mi? Bazen bu cevabı veren çok zeki ve bilge görünür, bazen de tam tersi ilgisiz ve bilgisiz yerine konulur. Ama basit ve filtresiz bakmak, resmin bütününü görebilmek değil midir?
Bugün bütün bilimlerde ve gelecek senaryolarında temel varsayımlar hep basit düşüncelerden ortaya çıkmıştır. Basit varsayımlar üzerinde geliştirilen çalışmalar kavramsallaştırılmış; basitten karmaşığa, yeni ve bilinmeyen olgulara, varsayımlara, teorilere ve kuramlara yönelmiştir.
Yirminci yüzyıla kadar, ister astronomik ister moleküler olsun, bir sistemin tüm dinamiklerinin Newton’un hareket denklemiyle tanımlandığına inanılıyordu. F = m × dv/dt. Burada F kuvveti, v hızı, t zamanı ve orantı faktörü m ise parçacığın ya da nesnenin kütlesini temsil eder. Basit değil mi?
Einstein, kuantum mekaniğine de önemli katkılarda bulundu. Özel görelilikten kaynaklanan kütle-enerji denkliği formülü E = mc², “dünyanın en ünlü denklemi” olarak adlandırıldı. Teorik fiziğe yaptığı hizmetlerden, özellikle de fotoelektrik etki yasasını keşfetmesinden dolayı 1921’de Nobel Fizik Ödülü’nü aldı. Basit değil mi? Ve günümüzde hâlâ gizemini korumakta; bilimsel araştırmaların ana odağında yer almaktadır.
Efsaneye göre Isaac Newton, 1665 veya 1666 yılında bir elmanın düşüşünü izledikten sonra, elmanın neden yanlara veya yukarıya değil de doğrudan aşağıya düştüğünü sorgulamış ve kütle çekim teorisini ortaya atmıştır. Einstein ise, “Bir ışık ışını belirli bir noktadan yayılırken, enerji giderek artan boşluklara dağılmıyor; aksine, bölünmeden hareket eden, bir bütün hâlinde absorbe edilebilen veya oluşturulabilen, boşlukta belirli bir noktada bulunan sonlu enerji miktarını içeriyor.” demiştir.
Basit düşünme konusunda bilim dışında sosyal, ekonomik, yaşam ve benzer alanlardan örnekler vermek mümkün. Ancak maksat sanırım hasıl oldu. İletişimi bile bir bilinmeyenli denkleme dönüştürmeye çalışanların, belki de edebiyatçıların etkisi fazladır. Her dönem kendini modern ve popüler hissetmeye çalışan bir kesim, toplumun diğer kesimlerini basit düşünmeden uzaklaştırıyor olabilir. Onlarda var olan masumiyet, tekdüzelik ve içsel tutarlılığı, istemsiz biçimde karmaşıklaştırıyorlar. Hatta son bir örnekle bitirelim: Futbol yorumcuları yıllardır ne yapıyor? Kullandıkları dil, sözcükler ve ifadeler yapay zekâyla analiz edilse, sonuç ne olurdu? Muhtemelen tam bir fiyasko. Teknik direktörler, onların önermelerine göre mi taktik geliştiriyor?
İletişimle başlayan insanın bütün güdüsel motivasyonlarında önceliğin yakın ve basit düşünme olması, özlenen gerçekliğin pratik ve kısa yolu olma ihtimalini artırır. Sonuçta basit düşünelim, basit yaşayalım ve gerçeklikten uzaklaşmayalım. Küçük bir deney önerisi: Haberleri anne ve babalarımıza izletip yorumlarını alalım; acaba orada kullanılan kavram ve terimleri anlayabiliyorlar mı, içerik hakkında fikir sahibi olabiliyorlar mı? İşte bu bile, günümüz jenerasyonunun basit düşünmenin ötesinde iletişimin cazibesine kapıldığını ve birbirini anlamakta zorlanan sunî toplumsal katmanlar oluşturduğunu gösteriyor.
İletişim temel bir ihtiyaçtır; ancak bu ihtiyacın da her ihtiyaçta olduğu gibi azı karar, fazlası zarardır. Basit düşünelim, doğal ve gerçekliğe yakın yaşayalım, doğru ve kaliteli iletişimi temel göstergesi çevrenin kaliteli geri bildirimleridir…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İsmail Kılıç
İletişimden karara: Basit düşünmenin gücü
İnsanlar iletişimin artık farklı versiyonlarını denemeye başladı. Sesini dönüştürmek, inceltmek, ağız içinde yuvarlamak, genizden seslenmek, sese eko vermek ve doğal nefes borusundan gelen basıncın yönetimiyle doğru bir şekilde ses tellerine temas ederek en yalın hâliyle ortama yayılması gibi, en doğal olanı da budur.
İletişim her yerde ve her durumda düşünceyi, davranışı, tutumu ve duyguyu başlatan bir süreçtir. İnsan öncelikle kendiyle iletişim kurmalıdır. Evet, iletişim, kendi varlık ve benlik bilincinden hareketle biyolojik ve bilişsel bir dürtüyle soyut biçimde ortaya çıkan ve yaşama yayılan iç dünyanın sesi ve nefesidir.
İnsanlığın geçmişinden günümüze iletişim kurmanın çeşitliliğinde ve niteliğinde önemli aşamalar kat edildiği bilinmektedir. Günümüzde Andaman Adaları’nda yer alan ve sıkı şekilde korunan North Sentinel Adası’nda, dünyaya kapalı en ilkel kabilede yaşayan insanlar kendi aralarında bir tür iletişim hâlindeyken; New York’un Manhattan semtindeki ünlü finans caddesinde de insanlar birbirleriyle iletişim hâlinde olduklarını düşünüyor ve dışarıdan da öyle gözlemleniyor — her birinin kulağında olan kulaklık ortam dışı bir nesne olarak varsayılırsa. İnsan ve topluluklar arası iletişimin geniş yelpazesine bu açıdan bakabiliriz.
İletişim tam bu noktada, basitten karmaşığa doğru etkili bir araca ve artan yoğun ilgiyle fantastik bir tutkuya dönüşmüş durumda. Çevre ve özellikle yakın mahallenin etkisiyle zirve yapmış ve bu duruma bağlı olarak insanların tüm yaşamsal süreçlerine nüfuz etmiş hâlde. İletişimin karmaşıklığı ve sınır tanımayan çeşitlenmesiyle karşı karşıyayız. 1990’lı yıllarda son derece tekdüze, ancak etkili ve verimli olan bu sosyal güdü, günümüzde artık sınırlarını zorlamış; adeta yeni arayışlar barındıran bir “iletişebilme” serüvenine dönüşmüş durumda. Artık sözcükler, terimler ve yabancı kavramların yanında ses oyunları, ünlemler, emojiler eklenmiş; hatta objeler, giyim ve kuşam ile jest ve mimiklerle bir seremoniye dönüşmüş gibi. Abartı, artık iletişimde bir moda anlayışı olarak kanıksanmakta. Bu durum, 1900’ler ve sonrasında Avrupa hayranlığıyla Fransızca başta olmak üzere yabancı sözcüklerin günlük konuşma içinde yer etmesine benzetilebilir.
İletişimin kaynağı ve metodu olan düşünme stratejilerine geçebiliriz. Basit düşünmek ve basit iletişim kurmak bazen hayat kurtarır. Nasıl mı? Toplum, bilinç ve deneyimleriyle herhangi bir durum karşısında hemen geçmiş tecrübelerinden bir algoritma üretir ve karar vermeye hazır hâle gelir. Bazen birkaç seçenek sıralaması, kendi içinde küçük farklarla birbiri ardına yer alır. Ama aslında bütün bunların içinde en masumu, en pratik çözümü ve sonuca götürecek olanı en basit ve bazen ilk akla gelen olandır. Ancak karmaşık toplumsal deneyimler, hayal kırıklıkları, şüpheler ve riskler, alternatiflerin bile alternatifini arar duruma getirdiğinden, algoritma ileri bir seviyeye geçerek bizleri basitin uzağına taşır ve hata olasılığını da — matematikteki uzak nokta mesafesi gibi — kontrolden ve etkiden uzak bir duruma yönlendirir. Yani basit, en pratik, en yalın, en etkili, en isabetli ve herkes tarafından en az bir deneyime sahip, en kabul gören ve yaşamsal karşılığı olan bir yaklaşımken; biz ne yaparız? Biraz ego, biraz bilinçaltında gizli düşünceler ve kompleks duygular yüzünden, olması gerekenin ortasıyla ilgilenir; süslü, sözde akıl oyunları gibi görünen ama basit dil ve anlatım abartılarından ibaret söylemlerle dışavurum çabasına gireriz. Tabii ki bu cümlede de biraz öyle oldu; ancak bağlamı vurgulamak gerekiyor. Evet, en basit tabiriyle çabalarız. Oysa çabalamadan, gayet rahat ve doğal biçimde “evet” veya “hayır” diyebilmek değil midir düşünce beyanı? Ama her nedense sosyal bilinç, artık basiti basit ve değersiz algılamaya başladı. Sosyal medyada felsefi yönden derin anlamlar içeren küçücük bir söz paylaşımı insanların yoğun ilgisiyle karşılaşırken, neden Sokrates, Tolstoy, Dostoyevski, Atatürk veya Çin atasözleri gibi basit bir sözü kendimiz için dikkate almayız? Neden kendi yaşam felsefemize ait basit üç beş cümle kurmayız ya da yazıp duvara asmayız?
Yakın zamanda hocamız bize sordu: “Tenis nedir?” Bizler kendimizce bir paragrafa yakın cevaplar hazırlayarak elimizi kaldırdık. Sahadan oyun kurallarına, raket tutuşundan rakibe kadar birçok kod içeren açıklamalarda bulunduk ama hocamız tatmin olmuyordu. Aslında cevapların yanlışlığından değil, konuya yaklaşım biçiminden kaynaklanan bir hataydı. Hocamız, “Tenis: giden top-gelen top.” dedi. Evet, değil mi? Yaşam nedir sorusuna cevap vermek istesek, “doğumla ölüm arasında olan biten” demek yeterli değil mi? Bazen bu cevabı veren çok zeki ve bilge görünür, bazen de tam tersi ilgisiz ve bilgisiz yerine konulur. Ama basit ve filtresiz bakmak, resmin bütününü görebilmek değil midir?
Bugün bütün bilimlerde ve gelecek senaryolarında temel varsayımlar hep basit düşüncelerden ortaya çıkmıştır. Basit varsayımlar üzerinde geliştirilen çalışmalar kavramsallaştırılmış; basitten karmaşığa, yeni ve bilinmeyen olgulara, varsayımlara, teorilere ve kuramlara yönelmiştir.
Yirminci yüzyıla kadar, ister astronomik ister moleküler olsun, bir sistemin tüm dinamiklerinin Newton’un hareket denklemiyle tanımlandığına inanılıyordu. F = m × dv/dt. Burada F kuvveti, v hızı, t zamanı ve orantı faktörü m ise parçacığın ya da nesnenin kütlesini temsil eder. Basit değil mi?
Einstein, kuantum mekaniğine de önemli katkılarda bulundu. Özel görelilikten kaynaklanan kütle-enerji denkliği formülü E = mc², “dünyanın en ünlü denklemi” olarak adlandırıldı. Teorik fiziğe yaptığı hizmetlerden, özellikle de fotoelektrik etki yasasını keşfetmesinden dolayı 1921’de Nobel Fizik Ödülü’nü aldı. Basit değil mi? Ve günümüzde hâlâ gizemini korumakta; bilimsel araştırmaların ana odağında yer almaktadır.
Efsaneye göre Isaac Newton, 1665 veya 1666 yılında bir elmanın düşüşünü izledikten sonra, elmanın neden yanlara veya yukarıya değil de doğrudan aşağıya düştüğünü sorgulamış ve kütle çekim teorisini ortaya atmıştır. Einstein ise, “Bir ışık ışını belirli bir noktadan yayılırken, enerji giderek artan boşluklara dağılmıyor; aksine, bölünmeden hareket eden, bir bütün hâlinde absorbe edilebilen veya oluşturulabilen, boşlukta belirli bir noktada bulunan sonlu enerji miktarını içeriyor.” demiştir.
Basit düşünme konusunda bilim dışında sosyal, ekonomik, yaşam ve benzer alanlardan örnekler vermek mümkün. Ancak maksat sanırım hasıl oldu. İletişimi bile bir bilinmeyenli denkleme dönüştürmeye çalışanların, belki de edebiyatçıların etkisi fazladır. Her dönem kendini modern ve popüler hissetmeye çalışan bir kesim, toplumun diğer kesimlerini basit düşünmeden uzaklaştırıyor olabilir. Onlarda var olan masumiyet, tekdüzelik ve içsel tutarlılığı, istemsiz biçimde karmaşıklaştırıyorlar. Hatta son bir örnekle bitirelim: Futbol yorumcuları yıllardır ne yapıyor? Kullandıkları dil, sözcükler ve ifadeler yapay zekâyla analiz edilse, sonuç ne olurdu? Muhtemelen tam bir fiyasko. Teknik direktörler, onların önermelerine göre mi taktik geliştiriyor?
İletişimle başlayan insanın bütün güdüsel motivasyonlarında önceliğin yakın ve basit düşünme olması, özlenen gerçekliğin pratik ve kısa yolu olma ihtimalini artırır. Sonuçta basit düşünelim, basit yaşayalım ve gerçeklikten uzaklaşmayalım. Küçük bir deney önerisi: Haberleri anne ve babalarımıza izletip yorumlarını alalım; acaba orada kullanılan kavram ve terimleri anlayabiliyorlar mı, içerik hakkında fikir sahibi olabiliyorlar mı? İşte bu bile, günümüz jenerasyonunun basit düşünmenin ötesinde iletişimin cazibesine kapıldığını ve birbirini anlamakta zorlanan sunî toplumsal katmanlar oluşturduğunu gösteriyor.
İletişim temel bir ihtiyaçtır; ancak bu ihtiyacın da her ihtiyaçta olduğu gibi azı karar, fazlası zarardır. Basit düşünelim, doğal ve gerçekliğe yakın yaşayalım, doğru ve kaliteli iletişimi temel göstergesi çevrenin kaliteli geri bildirimleridir…