Öncelikle BM’nin üye devletlere yaptığı KKTC’yi tanımama çağrısı hukuki değil siyasidir. Zira, egemen devletlerin iradesine müdahale girişimi hukuki zeminden yoksundur. Bu durum, Batılı güçlerin, BM vasıtasıyla KKTC’nin varlığını siyaseten yok sayma girişimidir.
Öte yandan, Kıbrıs Türk toplumu haklı ve zorunlu gerekçelere dayanarak KKTC’yi kurmakla, self determinasyon (kendi kaderini tayin etme) hakkını kullanmıştır.
Uluslararası hukukta, ulusların kendi siyasal durumlarını, ekonomik, sosyal ve kültürel manada izleyecekleri yolu kendi iradeleriyle belirleme hakkı olarak tanımlanan self determinasyon hakkı, 1966 tarihli “BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi”nde kabul edilmiştir.
Yine, BM Genel Kurulunun 24 Ekim 1970’te, 2625 sayılı kararı ile kabul ettiği “Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliği ile İlgili Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi”ne göre, self determinasyon ilkesi, halklar bakımında bir hak ve bu prensibe uyulması diğer devletler bakımından bir yükümlülüktür.
BM, KKTC’yi tanımamak ve üyelere bu yönde çağrı yapmakla, kendi kuruluş ilkelerine ters düşmüş, egemen güçlerin baskısı altında, yanlı ve hukuka aykırı bir kabulde bulunmuştur.
Oysa, 1990 yılından itibaren Sovyetler Birliğinin dağılma sürecini takiben, Türk Cumhuriyetleri ile Baltık Cumhuriyetlerinin self determinasyon hakkını kullanarak birlikten ayrılmaları ayrıca, Yugoslavya’yı oluşturan toplumların yine aynı hakkı kullanarak federal yapıdan ayrılarak bağımsız devletler kurmaları, dünya devletlerinden ve BM’den bir karşı duruş görmemiş, aksine bu devletlerin tamamı, BM ve üye devletlerce sorunsuz şekilde tanınmıştır.
Yine, İsrail’in 1948’de, kendisine ait olmayan, işgal ettiği topraklarda ilan ettiği devleti, “de facto” olarak tanımlayıp, dakikalar içinde tanıyan da aynı BM ve Batılı devletlerdir.
Bu örnekler, KKTC’ye uygulanan çifte standardı, Batıdan beklenen ikiyüzlü politikayı gözler önüne seriyor.
2004 yılında, zamanın BM genel sekreterinin adıyla anılan Annan Planı gündeme gelmiş ve planın kabul edilmesi halinde, adada iki devletli bir federal yapı kurulması şartıyla KKTC’nin BM tarafından tanınacağı vaadedilmiştir.
Nisan 2004’te her iki toplumda yapılan oylamada Planı Türk tarafı % 65 oyla kabul ederken, Rum tarafı ise % 75 oyla reddetmiştir. Ancak, Batı verdiği sözü tutmamış ve KKTC’yi tanımamıştır.
Bununla da kalınmamış, oylamanın üzerinden bir ay bile geçmemişken 1 Mayıs 2004’te, Annan Planını kabul etmeyen Rum kesimi, sözde tüm adayı temsilen Avrupa Birliği’ne üye olarak kabul edilmiş ve adeta ödüllendirilmiştir.
Bu tarihten itibaren adada iki toplumlu ya da iki devletli çözüm önerileri üzerine yapılan sayısız müzakereden olumlu sonuç alınamamıştır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Nejmettin Özdemir
Kıbrıs'ta alarm zilleri | 2
Öncelikle BM’nin üye devletlere yaptığı KKTC’yi tanımama çağrısı hukuki değil siyasidir. Zira, egemen devletlerin iradesine müdahale girişimi hukuki zeminden yoksundur. Bu durum, Batılı güçlerin, BM vasıtasıyla KKTC’nin varlığını siyaseten yok sayma girişimidir.
Öte yandan, Kıbrıs Türk toplumu haklı ve zorunlu gerekçelere dayanarak KKTC’yi kurmakla, self determinasyon (kendi kaderini tayin etme) hakkını kullanmıştır.
Uluslararası hukukta, ulusların kendi siyasal durumlarını, ekonomik, sosyal ve kültürel manada izleyecekleri yolu kendi iradeleriyle belirleme hakkı olarak tanımlanan self determinasyon hakkı, 1966 tarihli “BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi”nde kabul edilmiştir.
Yine, BM Genel Kurulunun 24 Ekim 1970’te, 2625 sayılı kararı ile kabul ettiği “Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliği ile İlgili Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi”ne göre, self determinasyon ilkesi, halklar bakımında bir hak ve bu prensibe uyulması diğer devletler bakımından bir yükümlülüktür.
BM, KKTC’yi tanımamak ve üyelere bu yönde çağrı yapmakla, kendi kuruluş ilkelerine ters düşmüş, egemen güçlerin baskısı altında, yanlı ve hukuka aykırı bir kabulde bulunmuştur.
Oysa, 1990 yılından itibaren Sovyetler Birliğinin dağılma sürecini takiben, Türk Cumhuriyetleri ile Baltık Cumhuriyetlerinin self determinasyon hakkını kullanarak birlikten ayrılmaları ayrıca, Yugoslavya’yı oluşturan toplumların yine aynı hakkı kullanarak federal yapıdan ayrılarak bağımsız devletler kurmaları, dünya devletlerinden ve BM’den bir karşı duruş görmemiş, aksine bu devletlerin tamamı, BM ve üye devletlerce sorunsuz şekilde tanınmıştır.
Yine, İsrail’in 1948’de, kendisine ait olmayan, işgal ettiği topraklarda ilan ettiği devleti, “de facto” olarak tanımlayıp, dakikalar içinde tanıyan da aynı BM ve Batılı devletlerdir.
Bu örnekler, KKTC’ye uygulanan çifte standardı, Batıdan beklenen ikiyüzlü politikayı gözler önüne seriyor.
2004 yılında, zamanın BM genel sekreterinin adıyla anılan Annan Planı gündeme gelmiş ve planın kabul edilmesi halinde, adada iki devletli bir federal yapı kurulması şartıyla KKTC’nin BM tarafından tanınacağı vaadedilmiştir.
Nisan 2004’te her iki toplumda yapılan oylamada Planı Türk tarafı % 65 oyla kabul ederken, Rum tarafı ise % 75 oyla reddetmiştir. Ancak, Batı verdiği sözü tutmamış ve KKTC’yi tanımamıştır.
Bununla da kalınmamış, oylamanın üzerinden bir ay bile geçmemişken 1 Mayıs 2004’te, Annan Planını kabul etmeyen Rum kesimi, sözde tüm adayı temsilen Avrupa Birliği’ne üye olarak kabul edilmiş ve adeta ödüllendirilmiştir.
Bu tarihten itibaren adada iki toplumlu ya da iki devletli çözüm önerileri üzerine yapılan sayısız müzakereden olumlu sonuç alınamamıştır.